SARIOĞLU DORUKTAKİ O KERT YERE ULAŞTI

                         KIPKIRMIZI GÜNEŞ OMUZUM HİZASINDAN ANKARA YÖNÜNDE BATIYORDU...

Doruktaki bu 'kibrit kutusuna', doğrusunu söyleyeyim dorukta bu kibrit kutusu gibi görünen Mar Ahron adlı kilise-manastıra dün, yani 21.12.14 günü eriştim.

Bendeki, sekiz- on yıllık istekti...
Dün, Malatya'dan Elazığ yönüne, sınır Kömürhan Köprüsüne 50 Km., oradan da Elazığ Baskil kıyısı boyunca 64 Km. gittikten sonra uzaktan gördüğüm bu 'kibrit kutusuna' tahminen en yakın yerde aracımdan indim. 
Saatim 13.42'ydi tırmanışa ilk adımımı atarken.
Dik üçgenin doksan derecelik dik kenarı ve kırkbeş derecelik hipotenüsünü gözümün önüne getirerek söylüyorum, en az yetmiş, seksen derecelik taşlık, kayalık, çukurluk bir yamaçta tırmanmaya başladım.
Önüme çıkan küçük dorukların iniş çıkışlarını aşarak, geceye kalmamak için neredeyse hiç durmadan, en azından hiç oturmadan birbuçuk saatte doruğa vardım.
Çıkarken taşıdığım bir korku vardı: Acaba doğru yerden çıkıyor muyum, doruğa çıkınca 'kibrit kutusunu' koşut bir başka dağda mı görecektim; ya da hiç göremeyecek miydim? 
Öyle olduğunda bir daha denemeye zaman kalmayacak ve geri dönecektim ki bu durum, o dorukta, kibrit kutusu gibi görünen kiliseyi görmemin bir aşka bahara kalması demekti.
Kaygı ve umutla ve tüm deneyimlerimle kan-ter içinde, dikine-dikine tırmanıyordum.
Doruğa varmak için son adımlarımı da atıp görüş engellerimi yok ettikten çevreme bakmamla o 'kibrit kutusunu', o kiliseyi görmem bir oldu.
Neil Armstrong'un Ay'a ilk ayak basışındaki kadar olmasa bile çok sevinmiştim. Ve o dağın doruklarında haykırmıştım. Heyyyy orada işteee!!! diye. 
Armstrong belki hiç haykırmamıştı...
O kilise İki-üç kilometre kadar uzaktaydı.
Ve bulunduğum yer yayla gibiydi. Biraz düzlüktü. Yeşil otlar, çayır-çimenler vardı. 
Kiliseye yönümü döndüğümde sağım güney, Kale, Malatya ve Baraj gölü, arkam batı, Baraj gölü ve Malatya, solum kuzey Baraj gölü, Arguvan ve yine Malatya, önüm ise doğu Baskil Elazığ...
Arkam, önüm, sağım, solum sobe değil!
Hızla, coşkuyla ve kolaylıkla çoktan kibrit kutuluktan çıkmış! olan o yapıya doğru ilerliyorum, ilerledikçe de uzaklaşıyor sanki.
Yüz metre kadar kalmışken telefonum çalıyor, tabii ki eşim arıyor. 
Sevincimi, coşkumu onunla paylaşıyorum canlı canlı. 
Düpedüz canlı yayın yapıyorum kişiye özel!
Dile kolay, bin beş yüz yıl kadar önce yapılmış bir yapının önündeydim.
İkiyüz metrelik bir balinanın sırtındaydım ve bu balinanın başı üstüne yapılmış manastırın görüntülerini alıyordum fotoğraf makineme, kamerama. 
Manastırın hemen önünde sanki kullanılmaktan, sanki insanların önüne oturup sırtını dayamalarından tombullaşmış kayalara bakıp, bin, bin beş yüz yıl önce insanların burada oturup konuştuklarını, ne konuştuklarını, konuşurken bir şeyler yiyip içtiklerini, ne yiyip içtiklerini düşündüm.
Bulunduğum yerden hangi yöne bakarsam bakayım hiç bir engel yoktu, gözlerim tamı tamına özgürdü ve görebilme gücünce görüyordu.
Güneşe yakındım. 
Kıpkırmızı güneş omuzun hizasından Ankara yönünde batıyordu.
Etrafta top oynayan in-cin bile yoktu.
Her çıkışın bir inişi vardı ve ben sevdiklerime inecektim.
Selahattin Sarıoğlu 22.12.14