“HÜKÜMET KUVVETLERİNDEN” REKTÖRE LİNÇ...

                                     
                                                                     Terazi/Av. Selahattin Sarıoğlu 13 Nisan 2007 Cuma

 Baro’dan tut, TSO’dan tut, Arıcılar Birliğine kadar elliye yakın Toplum Örgütü Rektör Hilmioğlu’nu linçe girişti:

-Öğrencileri Ankara’daki mitinge katmaya çalışıyor,
siyasal iradeyle çatışıyor, Malatya’yı geriyor, Malatya’ya zarar veriyor… diye.
Basılmış bir düğmeyle. Basın yoluyla, bildiri yoluyla çullanma.
Rektör, aldırmıyor tabii, çekmiş kılcını, yürüyor üstüne üstüne,
yürüyor, inandığı doğrular güvencesinde.
 * * *
Gelelim mitinge.
Giden sesini yükseltecek.
Niçin?
Başbakan Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçirmek için.
İstenmiyor.
İstememek suç mu?
Ben de istemiyorum.
Kuşkularım var.
* * *
Hani Rizeli Şevki Yılmaz Çan-Kaya, Çan-Kaya… diye tekerliyordu,
Çankaya Köşkünü kiliseye benzetiyordu ya.
Erbakan Hoca “Bu iş olacak, kanlı mı olacak, kansız mı?” diyordu ya.
Urfalı İbrahim Halil Kılıç “Şeriat gelecek, fıstık gibi olacak.” diyordu ya.
Kayserili Şükrü Karatepe “Kalbinizdeki kini yaşatın.” diyordu ya
Atatürk’ü anma töreninden döndükten sonra, parti binasında,
hem de Abdullah Gül’ün önünde, Salih Kapusuz’un önünde.
Sincanlı Bekir Çelik İran Büyükelçisini çağırıp Kudüs Gecesi yapmıştı ya,
Adalet Bakanı Kazan Şevket Alman plakalı Mersedesle cezaevine ziyaretine gitmişti ya…
Onlar geliyor aklıma.
Amerika’daki efendi geliyor aklıma.
Başbakan Erdoğan’ın bizzat kendi söylemleri,
Müsteşarının söylemleri geliyor aklıma

Değiştim diyor. Çankaya Köşküne çıkacak kadar,
Atatürk’ün koltuğuna oturacak kadar değişilmiş olunabilir mi?
Kuşkularım var.
Çok kişinin kuşkusu var.
Ve normal.
Ne yapacak peki sorumlu bir yurttaş olarak sesini,
soluğunu yükseltecek, karartısını büyütecek, kütlesini büyütecek.
Örneğin omuz omuza yürüyecek.
Demokrasi buna olanak tanıyor.
Katılımcı demokrasi çeşitli kesimlerinin karar sürecine katılması değil mi?
Toplum parlamenterleri seçecek, kenara geçecek…
Arkasına yaslanıp izleyecek.
Öyle mi?
Hayır.
O zaman parlamento diktatörlüğü olmaz mı?..
Çoğunluk diktatörlüğü olmaz mı?
.. Sonra bu nasıl bir çoğunluk?
...
Nasıl sağlandığı belli.
Seçmen sayısının yüzde yirmi beşinin oyunu alarak değil mi?
 * * *
Bir ile vali atanmayacak, Cumhurbaşkanı seçilecek Türkiye’ye.
Neden özenli, duyarlı olunmaz, neden biçimselliğe bu denli tutunulur?...
Neymiş Anayasa böyle öngörüyormuş.
Öyle de, göz var izan var, Anayasada öz var.
Anayasa neden diyor ki ilk iki turda üçte iki oy gerekir?
Uzlaşma istediği, kaynaşma istediği için.
Hangi olağanüstülük var ki ilk iki tur atlanır,
üçüncü tura geçilir, uzlaşmadan kaçılır, salt çoğunluğa varılır?..
* * *
Herkesin aklını başına alması, dolduruşa gelmemesi gerekir.
Miting haklı bir miting, demokratik bir miting.
Ve Rektör de Malatyalı değil diye yalnız da değil elbet.
* * *
Barosu, karosu koroyu bırakmalı, demokrasiyi algılamalı önce;
bağımsızlaşmalı, hükümet kuvveti olmaktan çıkmalı önce...

selahattinsarioglu@msn.com          
Av. Selahattin Sarıoğlu

 



Bu köşe yazısı 548 defa okundu. Toplam 583 kelime

BAŞKAN BİR IŞIK DA İNÖNܒYE…

TERAZİ  Av.Selahattin Sarıoğlu                           


BAŞKAN BİR IŞIK DA İNÖNÜ’YE…                  
                                                                              Malatya Gerçek-2006

Belediye, Yeni Cami çevresini yeniden doğurdu.

Paranın ve sanatın gücüyle yeniden doğdu ortam.

Gönül açtı.

Işık topu gibi.

Tarih gibi.

* * *

Büyük Başkan kızmasın, gül dikensiz, hani balık kılçıksız olmaz ya bu güzellikte de var o diken, o kılçık: Sökülen ağaçları diyorum.

Adlarını bilmediğim ağaçları anmadan geçersem eğer, yazıma da, hemşerilerimin duyuncuna da Türkçesi kendime de kentime de çiğlik yapmış olurum.  

Ruhları olsa bir  Fatiha okuyacağım, merhem olur diye hem yarama.

Neyse ki fidanlar dikilmiş.

Yıllar, yıllar geçecek, dal, kol salacaklar, göze güzellik, sıcağa serinlik olacaklar.

Sonra, sonra sökülmeyecekler!..

***

Gelelim Kapalı Çarşının Üstüne.

Gelelim İnönü Alanına.

Burayı niye yeniden doğurmaz Belediye?

Gebe mi değil?

Karnında kara elif mi yok İnönü’ye ilişkin?

Vardır, vardır…

* * *

Malatya’nın göbeği Devletsiz, bakımsız çıplak, çorak.

İnönü’ye gıcıklıktan olacak herhalde, “İkinci İnönü” de yok üstelik.

“Orayı parlatırsak İnönü  parlar.” deniyor herhalde.

Eski çamlar bardak oldu halbuki.

“Türkiye’nin Soğuk Savaşı” da, İnönü’ye kin bağlamış kalpler de geride kaldı,.

Aşıldı çok şükür.

Türk Ulusu kendine birinci derecede hizmet etmiş kahramanları kalbine koymaz mı hiç?

Yoksa tarih yanılmış olmaz mı?

* * *

Geçelim bunları.

Geçelim.

Büyük Başkandan “Bismillah” deyip bu alana başlamasını bekliyoruz.

Bir ışık da buraya yakmasını bekliyoruz.

Valla insan utanıyor, yerel deyimle arleniyor.

Çocuklar kağıt mendil, yara bandı satıyorlar; heykelin tabanına karşı tek kale maç yapıyorlar.

Dilenciler köşegende yer kapmış, karolar var ki yerlerinden kalkmış.

* * *

Büyük Başkandan bir ışık da buraya yakmasını bekliyoruz.

Hemen ışık.

Keskin, sert çizgilerin, dik kenarların yerine, eğik, dairesel çizgiler, tümsekler, sırtlar geçse.

Üstü temizlense iğreti yapılardan, çimen döşense, ağaç dökülse yalıtılmış, topraklaştırılmış zemine.

Alana yeşil giydirilse.

Çardaklar yapılsa, oturma gurupları konulsa.

Alana ışık giydirilse.

* * *

Yeni Cami çevresine harcananın belki yarısıyla cıncık gibi olur.

İki alan bütünleşmiş olur.

Malatya bir Malatya daha olur.

 

KURUMLAR KÖTÜ YÖNETİLİYOR MALATYA’DA


                                                                                                     Terazi/Av. Selahattin Sarıoğlu Gerçek 2005

 

KURUMLAR KÖTÜ YÖNETİLİYOR MALATYA’DA

 

 

Malatyaspor sevindirmeye başladı…

Malatyalı da bunu hak ediyor hani.

Sekiz on hafta baygın yatan takımlarının başından eksik olmadılar.

Onlar Tanrıverdi’ye ve “Malatyaverdi”ye inanıdılar.

Sağolsun, Z. Doğan da hep söylüyor Malatya’da doğduğunu, Malatya’da parladığını.

Hele şükür ayıktı, ayağa kalktı takım.

İnşallah şaha da kalkar.

* * *

Peki Malatya ne zaman ayağa kalkacak?

Hani hastaya derler ki : “Ye ki ayağa kalkasın!”

Malatya “içti” yatağa düştü.

Malatya “içine” düştü.

* * *

İş bilenin, kılıç kuşananın…

Malatya bürokratları böyle mi?

Malatya’nın başına gelen rezilliklerin hangisi yönetim hatasından değil?

Milletvekilleri maşallah atamacı.

Yaptıkları tek iş “kendisine” en iyi hizmet edecek adamı “bir suyun başına” getirmek.

Sonra da eline kartını verip gönderdiği adamın olmayacak “işini” yaptırtmak.

Hakkında, “Yapamayacağı iş yoktur.”  söylentisini yaymak.

* * *

İl Özel İdaresi Sekreterliğine bir türlü atama yapılamıyor.

Türkiye'de, genel sekreteri atanmamış tek il Malatya her halde.

Neden? Çünkü, milletvekilleri “Benim adamım-senin adamın.” kavgasındalar, paylaşım savaşındalar.

Sorun buymuş.

Yapılan iş, bir kamu görevine yönetici atanması değil de “dirlik” dağıtımı sanki.

* * *

Bu yöntemle gelen de kendisini “getirenden” başkasını takmıyor tabii.

Amirmiş, memurmuş, denetçiymiş, yasaymış, yönetmelikmiş… Onlar ne ki?  

“Getireni”  memnun et, korkma!

Bu iş, bu atama işi böyle yürüdüğüne göre o kurumdan hayır gelir mi?

O kurumdan, hizmet, atılım, açılım beklenir mi?

“Durumu idare” bile edemiyorlar.

Ne yapar ne ederlerse etsinler yine de bir yerlerden patlak veriyorlar.

Öyle ki, Türkiye sarsılıyor.

* * *

Milli Eğitime bir bakın, giriş-çıkış yapan müdür hareketine bakın.

Git –gel, git-gel…

Ayıp valla.

Şimdi, başında böylesi bir rezalet yaşanan kurumdan yani Malatya eğitiminden başarı beklenebilir mi?

Yaşken eğilecek kuşaklara örneklik beklenir mi?

Sonuç ortada zaten, Malatya’nın ÖSS karnesi ortada.

* * *

Benzer özelliği nedeniyle ünü Ülkeye yayılan bir bölge müdürümüzün odasında otururken, mahkeme kararıyla dönen müdüre “Hoş geldin.” ziyaretine gelen bir konuğu, “Kaç gün oldu başlayalı?”  diye sorunca hoş bir yanıt vermişti ünlü müdür:

-Valla, gideceğim gün geldi neredeyse.

Müdür bey, müdürlükten alınıyor, mahkeme kararıyla dönüyordu hep.

* * *

Malatya kurumları kötü yönetiliyor, kötü gidiş bundan kaynaklanıyor kısaca.

 

Malatya Gerçek - Kasım 2005

selahattinsarioglu@msn.com 


SANAT DİYARBAKIR’DAN GELDİ

 

                                                                         Terazi/Av. Selahattin Sarıoğlu

 

 

 

 

SANAT DİYARBAKIR’DAN GELDİ

 

Nazım Hikmet’in “Otobiyografi” adlı şiirinde yer alan “951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdük ölümün üstüne” dizesindeki “genç” olan ve Nazım’ı motorla kaçıran kızkardeşinin nişanlısı Refik Erduran’ın “Cengiz Hanın Bisikleti” adlı bir oyunu vardır.

Bu oyunla İstanbul’dan Trabzon’a gelen ekip, sahilde çay içip denizi seyrederken, çevredekilerle de konuşuyorlarmış.

Ordan biri:

-Neyle geldiniz? diye sorunca, yönetmen:

-Cengiz Hanın Bisikletiyle demiş. Yanıta sinirlenen edam:

-Dalga geçme da! demiş.

* * * 

24 Ocak akşamı Sabancı’da Diyarbakır Devlet Tiyatrosu vardı.

“Asiye Nasıl Kurtulur”la  gelmişlerdi.

Sağolsun, Sabancı’nın tiyatro dostu Üstün Özdemir’in bildirimiyle kaçırmıyoruz böylesi şölenleri.

Çok ünlü bir oyun.

Kimilerine göre Türk tiyatrosunun dönüm noktası.

1970’de, 38’de doğup, 72-74’de gizli örgüt kurmaktan iki yıl iki ay yattıktan sonra 84’te genç yaşta Amsterdam’da, Ülkeden göçtüğü gibi dünyadan da göçen Vasıf Öngören yazmış.

71’de, Dostlar Tiyatrosu oynamış, Zeliha Berksoy yılın en iyi kadın oyuncusu, Genco Erkal, en iyi yönetmeni seçilmiş.

87’de Atıf Yılmaz filmini çekmiş, Müjde Ar, Hümeyra oynamış, Hümeyra en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü almış Antalya’da.

Malatya’da, ikinci başrol olan Asiye’nin annesini oynayan Lale Ertiş Gençtürk’ten, iki yıl kadar önce Baroda bir bölüm avukatla diksiyon kursu almıştık.

Kursta işine kaptırdığı gibi kendini, oyunda da rolüne kaptırmıştı.

* * *

Genç kadın, düştüğü kötü yoldan kendini kurtaramamıştı ki “okullu” Asiye’sini de kurtarsın.

Yaşadıkları yazgıları oldu ikisinin de.

Yaşam bildiğini okudu, alınlarına yazgı dokudu…

* * *

Oyunda, Asiyelerin başına gelenler  “bozuk düzen” e bağlanyordu; ancak sonradan görüldü ki özlem duyulan düzenlerde de Nataşalar türemiş.

* * *

Vali Bey eşiyle oyuna gelmişti.

Ayakta alkışladığı oyuncuları çiçek verip kutlarken, Malatya’ya sanat çıngısı attı.

Şeker Camisinin ve Malatya’nın Şeker Hocası da eşiyle oradaydı.

Er TV’de Genel Yönetmen Mikail Pelit’e, “Malatya’ya Devlet Tiyatrosu getireceğiz” diyeceğine “Devlet Konservatuarı getireceğiz.” diyen Başkan Akın yoktu.

* * *

Biz salonda kazaklarımızla, kimilerimiz palto ve mantolarımızla üşürken, soğuğa aldırmadan kolsuz, bir dal elbiseleriyle sanatı sahnede doruğuna taşıyan DDT’yi kayısı çiçekleri aklığında kutluyorum.

* * *

98’de, Yorum’da, “Diyarbakır Devlet Tiyatrosuna teşekkür, Malatya Devlet Tiyatrosuna özlem.”   diyerek bitirmiştim yazımı, yine öyle bitiriyorum.

Malatya Gerçek-2006


selahattinsarioglu@msn.com


"KİM BU ABİLER ABLALAR"

KİM BU “ABİLER ABLALAR” ?*...
 
 
 
 
Terazi/Av.Selahattin Sarıoğlu- 2016 Gerçek
 
 
 
Bu halk okula çok önem verir.
Eğitime-öğretime çok önem verir.
Evladına,“Yatağımı satar yine okuturum.” diyen odur.
 “Allah’tan aşağı amanatı sana müdür bey.”  diyerek yatılı okula, “Eti senin kemiği benim.” diyerek öğretmene teslim eden odur.
“Öğretmenin vurduğu yerden gül biter.” sözünü başka bir halk söylememiş ki…
Bu gün de, az-çok olanağı olan, kan alınacak damarı olan herkes okul üstüne dershane,dahası özel öğretmen öğretimi yaptırmıyor mu çocuğuna?
Eskiden “iddialı” olanlar gidiyordu yalnızca dershaneye, şimdi bir derslikte ne değin öğrenci varsa hepsi gidiyor.
Ana-babalar, çocuklarının çapını-oylumunu bilmeden, en azından kendine düşen görevini yapmış olmak, çocuğuna bahane bırakmamak için de olsa bir dershaneye gönderiyor.
Niye?
“Adam” olsun diye. Ekmek, etiket sahibi olsun diye.
Halkımızın bu duyarlığına, bu sayrılığına “merhem” olmak savıylabir de “abiler-ablalar” ortada dolaşıyor.
Dershaneler tecimsel kuruluşlar, doğallıkla bunların derdi, ereği para kazanmak; peki “ağabeylerin-ablaların” ereği ne?
Ne yapıyor bunlar?
Dershanelerden, okullarından başarılı öğrencileri “devşirerek” özel evlere götürüyorlar.
Orada “özel ders” veriyorlar…
Çocuklarının “sınav kazanmasından” başka bir şey düşünmeyen analar babalar ikircikli olsalar da çekinceli olsalar da ses çıkarmıyorlar bu “eve gidişlere”.
Çocuklarına özel dersler verilecek, eksikleri giderilecek bu evlerde, para pul da istenmiyor kendilerinden, hem “ders” verenler de hep “ağzı dualı”, namazında, niyazında kişiler.
Çocuklar, bilmedikleri evlerde, bilmedikleri apartman katlarında tanımadıkları abilerle, ablalarla birlikte “ders” yapıyorlar, iftar açıyorlar, yemek yiyorlar, namaz kılıyorlar, “sohbet ediyorlar”, uyuyorlar.
“Ne var bunda?” diyene acırım!
“Ne var bunda?” yanıtını verenin umarsızlığına, acizliğine, aymazlığına yanarım!
“Benim evladım böyle sınav kazanacaksa hiç kazanmasın.” derim.
Bu sözlerim analara, babalara.
Gelelim Devlet’e...
Herkesin bildiği gibi Türkiye’de eğitim-öğretim Devlet’in denetim ve gözetimindedir.
“Eğitim ve Öğretim Birliği” Yasasından beri böyle. Neredeyse tüm dünyada da böyle.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 17.maddesinde bu husus hüküm altına alınmıştır:Resmî, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili faaliyetleri, Millî Eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Millî Eğitim Bakanlığının denetimine tabidir.”
56. maddesinde göre de  “Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre Devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden Millî Eğitim Bakanlığı sorumludur.
57. madde de “bu kanun hükümlerine aykırı hiç bir eğitim faaliyetinde bulunulamaz.” denilmektedir.
Demek ki “ağabeylerin-ablaların” kendi “yöntemleriyle” yaptıkları “eğitim-öğretim iyilikleri” yasaya da aykırı.
 
*Bu yazı yavrusuna sınav kazandırmak derdindeki ana-babalara ve Devletimize adanmıştır. SS
 
selahattinsarioglu@msn.com
 

BAYKALIN RÜZGARI MALATYA’YA VARMIYOR...


BAYKALIN RÜZGARI MALATYA’YA VARMIYOR..


Av. Selahattin Sarıoğlu
Tarih: 22 Kasım 2006 Çarşamba   www.gunestv.com, www.malatyagercek.com

 


 

BAYKAL’IN  RÜZGARI  MALATYA’YA VARMIYOR...

 

Baykal çıkıyor, boş dönmüyor...

Son zamanlar hep böyle.

Düşüncede, eylemde çevik, zinde.

İnsanımız özlem içinde.

Yüreğine su serpilmesini,

yüreğine umut ekilmesini istiyor.

* * *

Millet, senden benden akıllı.

Millet bugünden yarına yoksulluğun,

işsizliğin giderilemeyeceğini,

eğitim derdinin, sağlık derdinin

çözülemeyeceğini biliyor.

Millet, önce barışın, kardeşliğin

kurulmasını istiyor.

Millet Ermeni komşularıyla

bir zamanlar cana can yaşadığı

gibi şimdi aynen öyle

birbiriyle yaşamayı istiyor.

Mayasına, dokusuna

“namahrem elinin”

dokunmamasını istiyor.

Aile içindeki sorunların yine

aile içinde çözülmesini istiyor.

* * *

Baykal Halkıyla oydaş.

Baykal Türkiye’nin

güncel özlemini duyumsamış.

CHP Genel Merkezi

demek ki uyumamış.

Baykal çıkıyor, boş dönmüyor.

Yüreklere gol sevinci koyuyor.

* * *

Örgütler de öyle mi?

İl örgütleri de çıkabiliyor mu?

Genel Merkeze ayak

uydurabiliyor mu?

Yoksa uykudalar mı?

* * *

Malatya uykuda değilse uyanık da sayılmaz.

Uyuşuk denebilir.

Yani durgun.

Çalışmaktan değil oturmaktan  yorgun.

* * *

CHP iktidara yürürken

bu dalgayı yayacak,

bu coşkuyu büyütecek bir örgütün

varlığı değil yokluğu

görülüyor gerçekten Malatya’da.

Altmışlı, yetmişli yılların kafasıyla
ikibin altılarda siyaset öncülüğü yapılabilir mi?

Malatya da yapılmaya çalışılıyor.

Altmışlı, yetmişli yılların emir veren,

insana tepeden bakan, hizmet eden

değil hizmet ettiren, ayağa

giden değil ayağa getirten,

saymadan saygı,

sevmeden sevgi bekleyen,

bir kişiyi sevmeden,

saymadan bin kişiden sevgi,

saygı bekleyen, emeğiyle,

bilgisiyle değil giyimiyle, kuşamıyla,

diplomasiyle insanları etkilemeye çalışan

siyasetçi kafasıyla şimdi siyaset

öncülüğü yapabilir mi?

Malatya’da yapılmaya çalışılıyor.

* * *

Ankara’dan çıkan rüzgar

Malatya’ya ulaşamıyor ne yazık ki;

bir kımıldama olmadığı için

birleşemiyor Malatya’yla.

Örgüt Malatya’da bir akım

oluşturamadığı için Ankara’nın

çabası da boşa gidiyor.

Malatya’nın yelkenine dolamıyor

Ankara’dan esen rüzgar.

O akımı çıkaracak, yani düşünceyi,

eylemi üretecek zindelik, çeviklik yok ki.

İl Başkanı katıldığı

televizyon programının bitip

bitmediğini daha bilmiyorsa, kalkıyor,

yürüyor, mikrofonun kablosunun

çekmesiyle duruyorsa,

biraz sonra bir daha

kalkıyorsa anlayın artık.

Av. Selahattin Sarıoğlu

selahattinsarioglu@msn.com


BUGÜN ONİKİ EYLÜL AMA 1980 DEĞİL


                                                                    Terazi/Av. Selahattin Sarıoğlu-Gerçek Gazetesi 12 Eylül 2004

BUGÜN ONİKİ EYLÜL AMA 1980 DEĞİL


Bir öğretmen arkadaş anlatıyor.

Dinlemiyorum, yaşıyorum:

31 Temmuzda 83’te Malatya’da evlendim.

Yaz tatili bitti, görev yerimiz Rize’ye gittik.

Ben İmam Hatipteyim, eşim Rize Lisesinde. 

Geleli üç gün olmuş daha.

Eşimin ilk gelişi.

Aylığımı almaya gitmek için kalktım.

Evden çıkarken de eşime şaka yapıyorum:

-Diyeler ki, “Hocam sana aylık-maylık yok, görevine son verildi.”

Aylıkları o zaman okuldan alıyoruz.

Müftü mahallesinde, denizin, çaylık ve portakal bahçelerinin arasında kurulu okuluma varıyorum. 

Memurun odasına giriyorum.

Ardeşen’li Osman Bey sanki beni bekliyormuş:

-Hocam, Müdür Beyin yanına bir çıksanız, diyor çok üzüntülü bir sesle.

Müdür Adem Gürsu’nun odasına çıkıyorum. Oturuyorum.

Müdür, ellerini birbirine doluyor, açıyor, bir daha, bir daha.

Müdür sıkıntılı.

-Olmaz, olmaz canım, yanlış… gibi şeyler mırıldanıyor.

-Ne var Müdür Bey?  diyorum.

-Hocam maalesef görevinize son verdiler.

….

Hiç yadırgamıyorum.

Hiç zayıflamıyorum.

Dimdik duruyorum. (Rize’de geçiriyorum günlerimi/Bir yanım yeşil/Bir yanım mavi/Rize’de uğurluyorum gençliğimi/Her yanım ıslak/Gözlerim kupkuru.)

Bir tek düşüncem eşim.

Bir tek düşüncem, eşimin kaderi. Güle oynaya, gelmişti Rize’ye. Balkonu denize, penceresi okuluna bakan bir ev tutmuştuk.

Şimdi, ailesine, akrabalarına, arkadaşlarına ne diyecekti. Eşin ne iş yapıyor? diyenlere ne diyecekti. (Onlar ümidin düşmanı sevgilim/Meyve çağında ağacın/Gelişip serpilen hayatın/Sana düşman/ Bana düşman/Düşünen insana düşman/Vatan ki bu insanların evidir/Sevgilim onlar vatana düşman. Nazım Hikmet)

-Görevinize son verdiler hocam diyor müdür bey…

Bir şeyler söylemek gereğini duyuyorum.  

-Rüşvet yiyen valiler, bakanlar dururken bizim görevimize son veriyorlar. Biz ne yapmışız, hırsızlık mı, namussuzluk mu yapmışız? Protesto ediyorum bu kararı alanları diyorum.

-Hocam şunu imzalayın diyor.

Bir satırlık yazı. 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasasının şu şu maddesi ve Synt  Komutanlığının şu tarih ve sayılı kararıyla görevime son verildiğine ilişkin yazıyı tebellüğ ettim. Açık adresim şurasıdır. Tarih , imza.

İş tamam.

Bu andan itibaren o okulda hademe bile olamayacaktım artık.

Eve geliyorum.

Eşim kapıyı açıyor. Oturuyorum.

-Görevime son verilmiş diyorum.

Eşim,

-Doğru mu? diyor.

-Evet diyorum.

Hanım ağzından çıkan üçüncü cümlede,

-Canın sağolsun. Dünyanın sonu değil ya! diyor.

selahattinsarioglu@msn.com


CADDEYE TAŞAN CANLI HAVALAR

Terazi/ Av. Selahattin Sarıoğlu

 

CADDEYE TAŞAN CANLI HAVALAR

                                                                                     Malatya Gerçek

Malatya, ana caddelerinde kimi binalardan dışarıya, geceleri, şarkı-türkü, sarhoş havaları yayılan bir kent olarak ün yapacak bu gidişle.

Atatürk Caddesinden, Fuzuliden, M. Egemenlikten… gece geçen “ağır işitenler” bile duymuştur açık pencerelerden taşan “canlı” havaları, şıkıdım havalarını.

Hele, eşinle, çoluk-çocuğunla geçiyorsan oradan, hemen yanından  gümbür gümbür vurur meyhane havası, daha bir rahatsız olursun, utanırsın.

 “Bırakın çalıp söylesinler, bırakın eğlensinler.” diyen çıkmaz herhalde.

Çünkü, bu yakınma, “eğlenme hakkına” değil, olağandışılığın giderek olağanlaşmasına, ses kirliliğine seyirci kalınmasına bir karşı duruş.

Her hakkın bir kullanım sınırı var elbette.

Özel yaşamlara, örneğin aile yaşamına ancak buyurgan devletlerde karışılır; demokratik devletlerde “özel” durum dışarıya taşar da bireysel-toplumsal yaşama yönelirse eğer kamu gücü yani devlet harekete geçer.

Bunlarınki, yani ses yayılan içkili lokanta ve kafe sahiplerinin yaptığı para kazanma uğruna diğer insanları hiçe saymaktan başka bir şey değil.

* * *

Geçenlerde, tam da gümbür gümbür ses taşarken bir içkili lokantanın açık camından, tam da o lokantanın önünde bir polis otosu gördüm gecenin saat onunda.

Bir bankanın ATM’sinden para çekmek için duraklamıştı komiser bey.

Yaklaştım kendimi tanıttım, durumu gösterdim.

“Gösterdim.” diyorum çünkü ses adeta elle tutulur gibiydi.

“Çok çok haklı olduğumu, 155’e böyle şikayetlerin geldiğini, görevin Belediye’ye ait olduğunu, onların da geceleri görev yapacak ekiplerinin bulunmaması nedeniyle denetim yapamadıklarını söylediklerini” duyduğunu söyledi.

İlgili kanunlardan Belediye Kanunu’nun 15. maddesinin (l) bendi, Eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve denetlemek görevinin belediyeye ait olduğunu bildirir.

Polis Vazife ve Selahiyeti Kanunun 7. maddesi, “Otel, gazino, kahve, işçi yerleri, bar, tiyatro, sinema, hamam ve umuma mahsus eğlence yerlerinin açılması en büyük mülki amirin iznine bağlıdır.” derken, aynı Yasanın 8/f maddesi de “Yürürlükte bulunan hükümlere aykırı olarak işletilen veya konulan yasaklara uymayan, açılması izne bağlı yerler polis tarafından kapatılır.”  demektedir.

İki organa da düşen görev ve sorumluluklar var.

* * *

Bir düşünür, “Hukuk kuralları örümcek ağına benzer; zayıflar takılır, kuvvetliler delip geçer.” demişken, İsmet İnönü de, “Bir memlekette namuslular da en az namussuzlar kadar cesaretli değillerse o namussuzlar namussuzluklarını sürdürürler” demiş.

Biz hukukun her yerde gece gündüz, yaz kış ışıldamasını istiyoruz.

 

CHP’li “YANAŞMA” OLMAZ, OYUNU KİRALAMAZ

CHP’li “YANAŞMA” OLMAZ, OYUNU KİRALAMAZ...


Terazi-Gerçek 15.02.2004


Cumhuriyet Halk Partisi “küçük” parti değildir.
Büyümesi, iktidara gelmesi olası olmayan bir parti de degildir.
Cumhuriyet Halk Partisi “artik” parti de değildir; devlet kurmuş, devlet yönetmiş bir partidir.
Dönemsel fırtınalar, tipiler onu zaman zaman sarsmış, yalnızlaştırmış olsa bile bu durumlar güçlü bünyesinde onulmaz yaralar açamamıştır.
Bilinçli partililerin zaten bildiği bu gerçekleri vurgulamamın nedeni 28 Mart seçiminde kimi CHP’lilerin, “nasıl olsa CHP kazanamaz” diyerek, oylarını başka adaylara yönelteceği söylentilerinin ciddi olarak yayılmaya başlamasıdır.
Bağıra bağıra söylüyorum ki, CHP, günü birlik oy kullanan seçmenlerin partisi değildir.
CHP’li oylarını, oraya buraya savuramaz.
CHP’li, partisini sever, ülkesinin partisine gereksinimi oldugunu bilir.
Bilinçli ya da bilinçsizce yayılmak istenen:CHP, nasıl olsa bu seçimi kazanamaz, AKP geleceğine MHP -Çerçi- gelsin.
Öyleyse, MHP’ye yanaşalım, Çerçi’ye payanda olalım...
CHP, “yanaşma” olmayı, payanda olmayı kendisine yedirebilenlerin partisi olamaz.
Türk Ulusu, Erzurum’da, Sivas’ta nasıl Amerikan, İngiliz Mandacılığını kabul etmediyse öyle.
Biz nasıl olsa kazanamayız, Çerçi’ye yanaşalım, MHP’ye yanaşalım sapkınlığının mandacılıktan farkı ne?
CHP köklü-köcekli bir partidir, kimsenin kuyruğuna takılmaz, politikasını, gündemini, kendine göre, kendisi belirler.
***
CHP’li bir tek oyunu bile faize vermemeli, yatırıma yöneltmelidir.
Çünkü bu seçimin 5 yil sonra yapılacak rövanşı var, 3-4 yıl sonra yapılacak geneli var; niye rövanşa avantajlı çıkılmasın, niye moralli, geçmişte alınan oyun gücüyle çıkılmasın, niye hele hele fark yemiş olarak çıkılsın?
Sonra, AKP kazanmasın da Çerçi kazansın yutturmacasının Malatya’ya, CHP’ye yararı nedir?
Geçen seçimde de “Aman, Erkal kazanmasın.” yutturmacası sinsi sinsi yayıldı; başarılı da olundu.
CHP’ye, Malatya’ya ne faydası oldu?
Bir alevi dedesi “rolüne” girmek, birkaç yol asfaltlamak yetti deniliyorsa+ başka.
Oysa, geçen seçimde CHP’nin oyu 15 bin degil de 25 olsaydı bugün yapılacak seçim çok başka olurdu.
CHP kazanırdı, Malatya kazanırdı.
***
CHP’li, karşıtlarına “yol açmak” yerine, sabırla kendi yolunu açmaya çalışmaldır.


15.02.04.


 

 

 

ECEVİT ECEVİT

 ECEVİT ECEVİT…

                                                                             2006   Malatya Gerçek
Bir fotoğrafım var, elimde Milliyet Gazetesi.

Arka sayfayı okuyorum. Spor arkada.

Manşet okunabiliyor ön yüzden:Ecevit: Düzlüğe çıkma olanağı belirdi.

Yıl 73. Seçim yeni bitmiş. CHP-MSP ortaklığı kurulmaya çalışılıyor.

Pazarlıklar, tıkanmalar.

İki partinin genel sekreterleri, Deniz Baykal, Oğuzhan Asiltürk adları parlıyor.

Onlar işi pişiriyorlar çünkü.

* * *

74, Ecevit Kıbrıs’ta.

Türk Barış Kuvvetleri Kıbrıs’ta…

Urfa’ya paşa geliyor, Ada’ya barış, Yunanistan’a da demokrasi; Cunta giz olup uçuyor Aristo’nun ülkesinden…

Ada’daki barış, Atina’daki demokrasi o.

* * *

76, TRT televizyonu akşam haberlerini veriyor: Ecevit’e Amerika’da suikast girişimi. Kürsüde konuşan Ecevit’e ateş etmek isteyen Rum gencinin tabancası patlamadı…

Benimle birlikte çay bahçesinde haberleri izleyenlerin içinden biri, bir Türk genci hayıflanıyor:Patlamayan tabancayı niye taşıyorsun lan!

Habere terliyor, gence buz kesiliyorum.

Siyasal karşıtlığın bu kadarına da doğrusu pes. (Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes N. Hilmet)

* * *

80 gelmiş Ülkemin gökyüzüne; sıkıyönetim dolu gibi yağıyor ocakların üstüne.

Koca koca siyasetçiler fişi çekilmiş dolaplar gibi.

Bir Adam var “Arayış”ta.

Sisten, dumandan Ülkesine yor arıyor.

Yanında bir Eşi var kahramanlar kahramanı.

Birlikte yürüyorlar üstüne Geleceğin.

Bir “Parti” büyütüyorlar Türkiyelerine, Amerika alıyor.

El ele, baş başa kalıyorlar.

* * *

Danıştay cenazesinden dönüyor, sanki bilerek seke seke yürüyor.

Bir yurttaşı omzundan öpüyor.

O, perişan, telaş içinde; duymuyor.

* * *

Haber yayılıyor:Ecevit beyin kanaması geçirdi. Durumu ciddi.

Ciddi adamın sağlık durumu da ciddi.

Kitabın sonuna mı geldik ne.

DSP İl Başkanı arkadaşım İbrahim Demirhan’ı arıyorum, “Geçmiş olsun.” diyorum. “Çok naziksiniz.” diyor.

Nezaketi bile öğrenemediysek Ecevit’ten, neyi öğrendik diyorum kendi kendime.

* * *

Şimdi GATA’da.

Ne oğlu var yanında, ne kardeşi, ne yeğeni.

Sanki kimsesiz.

Ama kahramanlar kahramanı eşi orada.

Maden işçileri orada.

Kıbrıs orada.

Devlet orada.

Halk duası orada.

Umut, sevgi, dürüstlük, bereketli Anadolu topraklarında. 

selahattinsarioglu@msn.com

ERMİŞLİ YOLLARI DAR...


 

ERMİŞLİ YOLLARI DAR…


                                                                     Tarih: 14 Temmuz 2006 Cuma Selahattin Sarıoğlu Gerçek


“Olancası bir tutam can(ımzı)/Gadasına belasına sunduğum(uz)” , “Toprağına taşına (…) /…karakışına” vurulduğumuz, şu ekinler ekini, türküler türküsü, ülkeler ülkesi Türkiye, baştan başa gönül bağımız, baştan aşağı gönül bahçemiz.

Kuruçay köprüsünden geçip, öte yana, su değmemiş toprak, biçer eseri hozan boylarından Arguvan’a yönelirken bu duygular açıyor içimde.

İlkokuldayım, Hayat Bilgisinin, Türkçe’nin içindeydim, köy resimlerinde yürüyorum sanki. Kitaplar doğurmuş bizi, bahçe bağ yoğurmuş.

Kitaplar değin aziz, doğa gibi temiz kalbimiz.

“Pınar gibi dupduru ha / Öylesine bir sevda / Nasıl istemişse doğa”(S.S.)

 

* * *

Topraklara su değmemiş ama bin metre ötede baraj suları parlıyor.

Borular niye döşenmemiş, niye Çukurova edilmemiş buralar diyorum.

Şotik Barajını bekliyor toprak diyor arkadaşım.

Yönümüz Arguvan, durağımız ERMİŞLİ.

Ermişli Dördüncü İmam Cafer Şenlikleri.

* * * 

İmam Cafer, Emevi’nin battığı, Abbasi’nin çıktığı sıralarda, (699-765) Medine’de yaşamış, Müslümanları, inanç, ahlak, ahkam yönünden uyarmış, onbeş eser yazmış, Emevi’nin haksızlıklarına karşı durmuş,  gücüyle Abbasi’yi ürkütmüş ve sonunda Medine’de Sultan Mansur tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.

Ermişli ile İmam Cafer ilgisi buradaki türbenin O’na adanmış olması.

Altıncı İmamın Evlatlarına verdiği oniki öğütten altıncısı politikacılar için çok önemli:Halka kuyu kazanlar, her zaman kazdıkları kuyuya düşerler. Böylece layık oldukları cezayı kendi elleri ile kendilerine vermiş olurlar.

* * *

Arguvan’ı sıyırıp, sağa Karahöyük, Ermişli yoluna sapıyoruz. Onbeş kilometre kadar yolumuz var.

Yol asfalt, yol inişli-çıkışlı ve keskin dönüşlü. Araba zor gücün sığıyor. Tel araba sürüdüğüm yolları anımsıyorum.

Eski, kerpiç evli Karahöyük köyünü geçiyoruz. Arkadaşımın eşi diyor ki “Karahöyük’lülerin gençleri Ermişliler gibi köylerine bakmıyorlar. İnsan gelir baba ocağını yaptırır, yaşatır.”

* * *

Tam da lokma dağıtımı sırasında varıyoruz.

Şenlik eşittir canlılık. Ortalık insan kaynıyor. Arabalar dizi dizi. Ama çocuk neredeyse hiç yok. Kızlı erkekli gençler, yetişkinler lokmalarını almışlar bir kenarda yiyorlar. Kapalı yerler yapılmış, plastik sandalyeler, masalar var.

Plastik, derin kabı, kaşığı aldım torbadan, sıraya girdim. Kazandan buhar tütüyor. Adam aldı mı eline kabı doldurup veriyor.

Lokma dediğimiz yoğun etli bulgur pilavı. Biraz yağlı olması dışında çok lezzetli. Çocuklarımla bitiriyoruz. Doymasan yine alabilirisin, bol.

Tam kırk koç kesilmiş, onyedi kazan kaynamış.

Her yan, Atatürk, Hz. Ali posterleri ve  Bayraklarla süslü.

Ortam seni mutluluktan uçuruyor.

Genci yaşlısı, yeni, eski giyimlisi türbeye giriyor, dua ediyor, içerdeki mezarları öpüyor, yüz sürüyor.

Ben de bir Fatiha armağan ettim aziz ruhlarına.

Bir orta yaşlı bayan: “Uy kurban olam ben size, uy kurban olam ben size, siz birbirinize yoldaşsınız, siz birbirinize yoldaşsınız.” sözlerini yineleyerek saygı ve coşku ile mezarları dolanıyor, tek tek öpüyor.

* * *

Köyü yol boyu gezdik.

Bir çok tanıdık-arkadaşla karşılaşıyoruz, hal hatır ediyoruz.

Soğuk sulu, yalaklı pınarlar, tertemiz avlusu dut, iğde gölgeli evler.

Abbas Yücel amcayla konuşuyorum. Büyük bir dutun dibinde oturuyor. Kaç haneli bu köy diyorum. Kaç haneli olacak, evler bomboş, kendi evlerini gösteriyor-koca evde iki ihtiyar oturuyoruz diyor.

Konser yerine geliyoruz. Okulun bahçesi. Sandalyeler dizilmiş. Yolun üstündeki evlerde oturanlar ağaçların dibine akşamki konser için düzen kuruyorlar, hazırlanıyorlar.

Ermişli İlkokulu kapatılmış. Taşımalıya geçilmiş.

Okul kapanmış ama, kapılar açık, sıralar yerlerinde, kimin üst üste tozlu kırık kırık, duvarda Bayrak, Atatürk, İstiklal Marşı sökük, tarih şeridi, yaz köşesi, kış köşesi, sıranın üstünde iç organları görülen plastik adam, yerdeki yangın kum tenekeleri, kancaları, yırtık kitaplar, kapısında öğretmenler odası yazan küçücük oda…

Demek ki bu köyde öğretmen yok…

* * *

Ülkemizin insanı deli eden güzelliklerine, ormanlar kadar, pınarlar kadar, türküler kadar güzel insanlarına, engin ovalar büyüklüğünde, kaysı çiçekleri aklığındaki duygularla yeniden, yeniden dolarak ve Şenlik emekdaşlarını yürekten kutlayarak Ermişli’den ayrılıyoruz. 

 

selahattinsarioglu@msn.com

 


FIKRA GİBİ ÖDÜL OLAYI


 
Av.Selahattin Sarıoğlu ,


Terazi
FIKRA GİBİ ÖDÜL OLAYI
       
                                                                                                   Mart 2006-Gerçek Gazetesi

"Yaradana gurban, yaradana yaradana." Burhan Çaçan böyle söylüyordu.
"Yaradan heyran yaradana yaradana".
Bir de bizim burada çok söylenen "Seni verene gurban." sözü var ki o da aynı
anlamda:
Sevilene söylenen, Allah'a yoğun teşekkür içeren bir söz.
Geçenlerde Sabancı'da bir "Ödül Töreni" vardı.
Dört kişiye ödül verildi.
Ama burada "Verene gurban." sözü söylenmez.
Çünkü ödülü veren bir insandır.
Veya bir tüzel kişidir.
Sabancı'da ödül veren Beşer Eğitim Kurumlarından Rahime Batu Koleji.
Ödül nedir bilmeyen yok ama yinede bir TDK sözlüğüne bakalım.
Ne diyor:Bir başarı karşılığında verilen armağan, mükafat.
Ödül almak neymiş, ona da bakalım:Herhangi bir başarı karşısında armağana
layık görülmek.
Ödül vermek de ödüllendirmek demek tabii.
Neyin nesi(neinnesi) bu ödüller?
Söyleyeyim.
Malatya'da Yılın Başarılı Sporcuları Ödülleri.
Şimdi hemen düşünmeye başladınız, kimlermiş Malatya'da yılın başarılı
sporcuları diye.
Düşünüyorsunuz, düşünüyorsunuz aklınıza bir şey gelmiyor.
Neyse uzatmadan ben söyleyeyim:
Yılın Futbol Adamı: Hikmet Tanrıverdiii.
Yılın Teknik Direktörü:Ziya Doğannnn,
Yılın Futbolcusu:Mert Korkmazzz, Bilal Kısaaaa.
Maçlarda Malatyaspor futbolcularının kadrosu sayılırken, gol atan
oyuncumuzun adı ses büyütücüden verilirken, böyle söylenir. Örneğin Kısaaaaa
diye bağrılır, taraftar adını tamamlar:Bilallllll
Ben de ödül alan başarılı kişilerin adlarını statsal olsun diye öyle yazdım.
(Aslında burada "başarılı" sözcüğüne gerek yoktu çünkü ödül zaten başarılı
kişilere verilir.)
Tören de öyle basit bir tören değil hani.
Ödül koyanlara, ödül alanlara bakılırsa katılacakları anlamak zor değil.
Vali, Emn. Md. M. Eğ. Md., Malatyaspor yöneticileri, işadamları. Ve elbette
ki medyaaaa.
* * *
Medyanın adını niye öyle vurguladım, içerliyim de ondan.
Çünkü Malatya medyası, Malatya futbol yorumcuları Malatyasporla ilgili
olarak hep alttan aldı. Hep yuvarlak konuştu. Yapıcı olalım diye hep övücü
oldu.
Eleştiri kötü bir şey değil ki. Yıkıcılık değil ki..
Dost acı söyler sözü ne demek.
* * *
Dönelim ödüle.
Dünyanın neresinde başarısızlara ödül verilir?
Ligin en alttan ikinci takımının başkanına yılın futbol adamı, teknik
direktörüne yılın teknik direktörü, kaptanına yılın futbolcusu ödülü vermek
dalga geçmek değil de nedir?
Kimle dalga geçmek? Malatya'yla tabii.
Gerisine karışmam.
Beni ilgilendirmez.
* * *
Malatya'da ilginç eylem ve işlemlere imza konuldu bir yıldır.
Genel gündemin başlarında oldu birkaç kez.
İşte, ishal, kuş, çocuk vd.
Valla bu ödül işi de ulusal basına yansısaydı eğer bir kez daha zor durumda
kalabilirdik Ülke karşısında.
Belki atlandı. Belki ileride Milleti güldürmek için konu olacak,
anlatılacak.
Çünkü fıkra gibi gerçekten.
selahattinsarioglu@msn.com

İNÖNÜ HEYKELİ DE İFTAR ÇADIRINA GİRECEK M?

Selahattin Sarıoğlu / Teraz/25.10.2005

İNÖNÜ HEYKELİ DE İFTAR ÇADIRINA GİRECEK Mİ?

Bu ne tükenmez kinmiş.
Kusula kusula bitirilemedi.
G
üzel dinimizin, kin tutmayı reddettiği de herkesçe biliniyor.
Ama umurlarında değil ki…
Varsa yoksa bezirganlık.
Ticaret.
Böyleyse eğer tuttuğunuz oruç, kıldığınız namaz gözünüze dizinize durur sizin.
Anladık, bu gariban halkı kandırıyorsunuz; tövbe haşa Allah’ı da mı kandıracaksınız?
***
Bu Millet, bu Vatan için cepheden cepheye koşmuş bir Kahramandan nedir alıp veremediğiniz?
İsmet İnönü’den ne istiyorsunuz?
Malatya’da el atmadık, cilalamadık, köşe bucak, delik dişik bırakmadınız da şu burnunuzun dibindeki İnönü Alanına gözünüzü kapattınız; gelen eleştirilere, önerilere kulağınızı tıkadınız.
Malatya’nın göbeğindeki bu bulunmaz alanı çöplüğe, viraneye çevirdiniz; ele-güne karşı Malatya’nın yüz karası, utanç alanı yaptınız.
Siz bu milleti, bu halkı kör, sağır, sersem,mi sanıyorsunuz?
Ne zamana dek sürecek bu sabır, bu la havle çekiş?
Ne zamana değin bu işten ekmek yiyeceksiniz?
***
Önce, harap-bakımsızlık.
Sonra, Malatya’yı da, kayısıyı da rezil, rüsva eden Kayısıbirlik tenekesi!
Ardından Malatyaspor AŞ. barakası.
Bu arada kenara iliştirilen Asya Finans ATM kulübesi.
Çadır…
***
Başka yer mi yoktu koskoca Malatya’da?
Sümer’in bir tarafına yapaydınız.
Yeni Belediye inşaatından yararlanaydınız.
İş Kur’un yanındaki cambazhane, sirk çadırı kurulan alandan yararlanaydınız.
Eski Soykan Parkının yerini geçici olarak düzenleyeydiniz.
Hepsinden uygunu, fuar alanından yararlanaydınız.
***
Diyeceksiniz ki, oralar uzak, vatandaş nasıl gitsin?
Koyarsın Belediye Otobüslerini, yazarsın üstlerin “İftar Çadırına Gider” diye, duyurursun medyayla olur biter.
Fuar alanına her akşam binlerce kişiyi ücretsiz taşıdın da iftar çadırına mı taşıyamayacaksın.
Zaten herkes aynı anda yemeklerini alamıyor, kuyrukta bekleniyor uzun uzun.
***
Ama yok, olmaz.
Neden?
Reklam nasıl olacak?
Kentin göbeğinde olsun ki gelen geçen “Vay, helal olsun” diye
Peki kendi reklamınızı yapacaksınız diye, o bir lokma ekmek verdiğiniz insanları sahneye çıkarıp reklamımı yapmak niye?
Hani, senin niyetin fakir-fıkaranın, garibanın bir öğün olsun karnını doyurmaktı, sıcak bir yemekle iftarını açtırmaktı?
***
Ya bu kentin kimliği olmuş anıtına, gözbebeği gençlerinin, çocuklarının tarih bilincine, kendine adanmış yaşamlara saygı, vefa bilincine, kent bilincine, çevre bilincine… yaptığınız kötülük?
***
Kin ve nefret uykusundan uyanın artık,“soğuk savaş” bitti, “utanç duvarları” yıkıldı, utanç meydanları kurmayın bu memlekete.

selahattinsarioglu@msn.com 25.10.2005

 


KABUĞUN DEĞİL GÖVDENİN RUHU YÖNETSİN

 

KABUK DEĞİL GÖVDE YÖNETSİN…

                                                                                      TEMMUZ 2005 terazi/av.selahattin saıoğlu


Malatya CHP’de çok zamandır, ben diyeyim üç ay, sen de üç senedir bir komedi yaşanıyor.

Lafın gelişi komedi dedim; başka adlar da konabilir:

Dram, trajedi, yüze başka arkadan başka tutum, benim adamım senin adamın kavgası, yüksek değerleri küçük hesaplara kılıf etme, herkesi kendisi gibi hileci görme, gizli örgüt gibi çalışma, yeniden yapılanma adıyla intikam hareketi, çete savaşları…

* * *

Siyasal partiler, o ülke insanının ülkesini yönetmek için aşağı yukarı ortak görüşler çevresinde bir araya geldiği, örgütlendiği, çalışmalar yaptığı, bu çalışmalarını ülkeye yayarak oydaş edindiği kuruluşlar değil mi?

Evet.

Devletin denetimi var mı buralarda?

Var ama çok az.

Seni sana emanet etmiş yani.

* * *

Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası çerçeveyi çizmiş, gerisini partilerin tüzüklerine bırakmış.

Partiler, bu tüzüklerle, kendi kendilerini nasıl yöneteceklerinin haritasını çizerler.

Hak-hukuk, tüzük-müzük hak getire.

Karışan yok eden yok.

Sen sana pişir sen sana ye…

* * *

Bir de yıllardır söylenegelen, “Az olsun benim olsun.” lafı var  CHP’de.

Bir türlü eskimedi.

Neden?

Hala halktan kopmuş kişiler yönetiyor bu partiyi de ondan.

Nasıl kopmuş?

Düşünce olarak, duygu olarak,  ülkü olarak, dış görünüş olarak, davranış biçimi, yaşam biçimi  olarak…

İşin daha da kötüsü “Siz gidin biz gelelim.” diyenler de aynı.

Onlar da halktan kopmuş, onlar da halka yabancı.

Kimsenin kimseye dili yok.

Tencere dibin kara, seninki benden kara..

* * *

Bizim bildiğimiz, sol düşünen insan, varıyla, yokuyla, halkı, ulusu, ülkesi için çalışır.

Yaşamının her alanında, gezdiği yerde, oturduğu yerde ülkesi, halkı için çare arar, tepki koyar, tutum takınır, eleştirir, önerir.

Halk da kadir bilir olduğu için, onu taltif eder;  bir yerlere getirir.

İşte CHP’yi Türkiye’de de, Malatya’da da halka yabancılaşmış kişiler yönettiği için ve yönetmek istediği için ünlü “Az olsun benim olsun.” sözü de bir türlü bayatlamıyor.

* * *

Kabuğun değil de gövdenin duygu ve düşünceleri partiye egemen olduğunda, CHP Malatya’da da, Türkiye’de de birinci olacaktır.

Kabuğun gücü bu kadar olur.

* * *

Arguvan türküleri gibi duru ve dürüst CHP yönetimleri dileyerek...  2005 GERÇEK

 selahattinsarioglu@msn.com

KALBİM KIRIK GEÇMİŞE

KALBİM KIRIK GEÇMİŞE…
                                                              Selahattin Sarıoğlu  6 Aralık 2004/ GERÇEK


Bir öğretmen arkadaşım(!) anlatıyor, dinliyorum, düşünüyorum; kalbim kırık geçmişe..
“Oniki Eylül günleri…
Hani Aşık İhsani diyordu ya, ‘Demem şu ki sevgilim, bana öyle bir zor geldi ki bin dokuz yüz yetmiş bir Mart, Nisan, mayıs ve sonrası…’
Ülkemin Oniki Mart’ından da zor günleri.
Rize İmam hatip Lisesi’nde tarih öğretmenliğinin en iyisini yapma uğraşındayım. (En katı bilgileri bile sevgiye batırıyorum, sunuyorum..)
Sınıfımın penceresinden bakıyorum: Camın hemen önünde çaylıklar, mandalina, portakal bahçeleri kımıldıyor yemyeşil; biraz ötede Karadeniz bir iniyor, bir kalkıyor masmavi. (Rize’de geçiriyorum günlerimi/ Bir yanım yeşil/ Bir yanım mavi/ Rize’de uğurluyorum gençliğimi/ Her yanım ıslak/ Gözlerim kupkuru. ss)
***
Sınıfımın kapısı vurulmadan açılıyor.
Müdür başyardımcısı:
-Hocam gelir misin!
Kapıya yöneliyorum.
-Çantanızı da alın hocam, çantanızı da.
Gidiş iyi değili
Gidiş gelişsiz gibi.
Çıkıyorum, kapıda iki sivil!
Müdürün odasına gidiyoruz.
İçeride başka siviller de var.
-Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan hakkınızda yakalama emri var, diyorlar.
-Öyle mi.. diyorum.
Aşağıya iniyoruz, merdivenin önünde Beyaz Reno bekliyor.
Arkaya biniyorum, iki yanıma iki sivil, öne iki sivil biniyor.
Merdiven önünde bir kaç öğrenci bakıyor, merdiven üzerinde birkaç öğretmen bakıyor.
Dış kapıyı nöbetçi öğrenci açıyor.
Bir öğretmen daha götürülüyor Yurdumun bir okulundan.
-Sen, diyorlar Hamido’yu öldürmüşsün.
Gülümsüyorum.
Bekar evimize gidiyoruz.
Beyaz Reno evin önünde duruyor, iniyoruz.
Bazı kadınlar, çocuklar bakıyorlar, yoldan, pencereden.
Hoca’nın durumundaki kötülük hissedilmiyor, görülüyor.
İçeriye giriyoruz.
Çok kibarlar.
-Hocam senin odanı göster, yalnızca orayı arayacağız.
Valizi, çekmeceleri arıyorlar.
Biri kitapları gösteriyor:
-Bunlar ne?
-Dünya klasikleri, diyorum.
-Dünya klasikleri senin neyine lazım, diyor.
Milliyetçiliği tutuyor da, yerli malı oku demek mi istiyor; yoksa halime acıyarak bu işler başına bunlar yüzünden geliyor demek mi istiyor…
Nişanlımdan gelen mektupları orasından burasından okuyorlar, fotoğraflar bakıyorlar…
Bazı fotoğrafları, kağıtları aldıktan sonra,
-Hadi gidiyoruz, diyorlar.
Biri sesleniyor:
-Eşofman gibi bir şeyin varsa al, bizimle kalacaksın, diyor.
Sağolsun yine de beni düşünüyor.
* **
Beyaz Reno’ya biniyoruz, iki yanımda iki sivil.
Gidiyoruz.”

MALATYA İKİNCİ LİGE DÜŞTÜ BİLE…

Selahattin Sarıoğlu /Terazi

MALATYA İKİNCİ LİGE DÜŞTÜ BİLE…

Malatyaspor uğraşadursun, Malatya ikinci lige düştü bile.
Gözünüz aydın!
* * *
Bir alçaktan, kurşun geldi, Kartallar’ın yavrusunu uçurdu bu dünyadan.
Türkiye yandı, tutuştu acısına, Malatya kavruldu.
Malatya, Begüm’üyle Türkiye’nin yüreğine oturdu.
Onca zaman geçti, onca ay geçti katilden bir haber yok.
Millet, savcısından, polisinden, jandarmasından daha nitelikli bir uğraş bekliyor.
Millet katilin bulunmasını istiyor.
Bulunsa, acılar azcık dinecek, Devlet’e güven gelecek.
Malatya’nın yüzü de aklanacak.
Ama hani, nerde?
* * *
Çocuk Yuvasının Nazi kampı görüntüleri yapıştı televizyonlara, gazete, internet sayfalarına.
Malatya sabileriyle bu kez yürekleri burdu.
Kameraların saptadığı kirlenmenin yalnızca bir görüntüsüydü.
Kamu katlarına gizli kamera konsa daha binlercesi aralanır.
Gizli-açık kameradan vazgeçtik, yayın, mahkemece tümden yasaklandı!
Bir kez daha kahroldum, hukuk adına, basın özgürlüğü adına, AB adına, Türkiye, Malatya adına.
İtiraz ettim.
Mahkemeler ayrı yorumlarla ayrı yargılara ulaşabilirler; üst mahkeme -neredeyse tamamen- yayın yasağını kaldırdı.
* * *
Bir “alt geçit” işi çıkardı Başkan trafik sorunu çözeyim diye.
Malatya’ya yaşam veren İnönü Caddesini iki yerden boğumladı.
Malatyalı, kendi evinde boya-badana yapılıyormuş gibi etkilendi, bu işten, seferber oldu.
Ekskavatörlerin güçlü, hoyrat kepçeleri eşerken yeri, kırıp döktü de elbette.
İçme suyumuza pis su karıştı belki böylece.
İçme suyumuza başka yollarla da pis su karıştı belki.
Malatya yatağa düştü, hastaneye düştü.
Kırk bin kutu ishal ilacı satıldığına göre en az yüz bin kişi hastalandı.
Sağlık Müdürünün iki yavrusu, Başkan’nın sevgili eşi de nasbini aldı bu sayrılıktan.
Bu kez ishal savurdu Malatya’yı Türkiye’nin içine.
Televizyonlar, gazeteler, sanal sayfalar yazdı döktü.
Heyetler yine Malatya yollarına düştü.
Televizyon kuşları yine ekranlara üşüştü.
İncelemeler!
Açıklamalar, açıklamalar…
* * *
Sisten ertelenen maçtan çıkarken, bir polis memuru, yanındakine:
“Malatya yine Türkiye’nin gündeminde.” diyordu.
Doğru.
Ama, sislerle gündeme gelmek önemli değil, pislerle gelmek kötü.

Malatya Gerçek-Aralık 2005

selahattinsarioglu@msn.com


MALATYASPOR DÜŞMESİN…

Selahattin Sarıoğlu/Terazi

 MALATYASPOR DÜŞMESİN…

 Bir Malatyaspor yazısı yazacağım Malatya futbol otoriteleri kızmasın.

Futbolla ilgim yok değil: Mahalle takımında, lise takımında, baro takımında  oynadım;halı sahada oynuyoruz da. (Atletizm, masa tenisi ve basketbol hakemliğimi de söylemeliyim bu arada.)

Aklım yettiğinden beri de seyirciyim.

Havagücünden Mango’yu, Demirspor’dan Çetin’i, Kaval’ı, Tecde’den Köse’yi, Ohannes’i, Hilal’den Servet’i, Altıgat İsmail’i bilirim.

Sayın Fevzi Yener’in, Valilik kapısı önünde toplanmış, içerdeki Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak’ı beklerken halka “Bağırın, bağırın ki Malatya’yı lige ala.” dediğini, Apak’ın da stadı gezdikten sonra, “Hakemi taşlamazsanız sizi lige alacağım.” dediğini unutmam.

Malatyaspor’un ikinci ligdeki ilk maçında Malatya’da Balıkesirspor’a 3-1 yenildiğini ve  golümüzü penaltıdan Panayot’un attığını da unutmam.

Şimdi kombine biletimle maçlarımızı izliyorum.

Ama ilk yarı bakımından bu sezonki kadar naçar kalmadım.

Takım hastaydı ve ayağa kalkacak gibi de değildi.

Sonradan takımın başına geçen Ziya Doğan’ın bile elinden bir şey gelmiyordu.

Ziya Hoca geldiği sıra Feyyaz Uçar’a hoş olsun diye herhalde“takım iyi çalıştırılmış” dediyse bile, ard arda gelen kötü sonuçlar üzerine arkadaş markadaş dinlemeden tanısını açıkladı: “Takım sezon başı idmanı yememiş.”  Devam etti “Bu idman sonradan yüklenemiyor da.”

Yönetimce sezon başında estirilen havaya göre ise her şey güllük gülistanlıktı.

Bir de “kırkıncı yıl” yaftası yapıştırılmış, böylece kırkıncı yılda şampiyonluk havasına bile sokulmuştu.

Bu havayla millet, ilk maçta İstanbul’da Sivas’tan alınan beraberliğe bile sevinmemişti.

İlk yarı bitti.

Şimdi geldi çattı ikinci yarı: Pazara, Sivas’la oynayacağız.

Günümüz gerçekleriyle galibiyet zafer sayılacak şimdi.

Çünkü iyi transfer yapılamadı.

Sayın Tanrıverdi başkanlığındaki yönetime sonsuz derecede güveniyordu millet: “Devre arasında gerekli transferlerin yapılacağı.”  düşüncesindeydi.

Sahasında üst üste Manisa’ya, Diyarbakır’a, Denizli’ye yenilirken, herkes, ara transfer döneminin beklentisiyle, yönetime güvenini yitirmeden, umutsuzluğa düşmeden hasta yatağındaki takımının başından bir an için  ayrılmadı.

Hiçbir lig sonuncusu takıma nasip olmayacak ölçüde stadı doldurdu.

Seyirci desteği ve Ziya Doğan etmeniyle ve bence sürpriz puanlar da alarak düşme çizgisinin üstünde de tamamladık devreyi.

Hep birlikte kimler alınacak diye bekledik.

Uzun süre ses çıkmadı.

Sonra bir baktık ki üç sezon önce gönderdiğimiz, her biri küme düşmememe mücadelesi veren takımlarda oynamış ve son demlerinde bonservisleri ellerine verilmiş futbolcular üzerinde duruluyor.

Anlaşıldı ki gerçek yansıtılan hava gibi değilmiş; Kulüp parasızmış.

Ve bu oyuncular alındı.

Üç de Çek.

Deneyimlerimle tanıklık edebilirim ki küme düşen takımlar, hep “böyle” oyuncularla takımlarını “takviye” ederler.

Bu nedenle sonumuzu “iyi” görmüyorum.

Cumartesi Kahramanmaraş maçında da gördük ki durum çok vahim.

Takım üç yıl önce gönderilmiş Evren’e teslim edilmiş.

Çekler’in durumu tamamen belirsiz. Uyum süreciyle belki lig bitecek.

Acilen, kalburüstü  birkaç futbolcu alınmalıdır.

Ziya Doğan, acaba neden “Altı oyuncu aldık, dokuz oyuncu gönderdik; yeni transferler takıma zamanında katılmadı, kondisyon eksiklikleri var..” deme gereğini duyuyor.

Kötü bir sonun gerekçesini mi şimdiden koyuyor?

Şimdi bir tek Ziya Doğan’a güveniyorum.

Yoksa, “bu takım yüzde yüz gider” derim.

Ama üst üste birkaç kötü sonuç alır da moral çöküntüsüne girerse eğer, o zaman Ziya Hoca da  kurtaramaz;  Malatya, en büyük, belkide tek eğlencesinden olur.

Yazık olur…

 Malatya Gerçek- 2006

selahattinsarioglu@msn.com


UĞURLAR OLSUN AYDIN GÜVEN GÜRKAN

Selahattin Sarıoğlu/Terazi



UĞURLAR OLSUN AYDIN GÜVEN GÜRKAN

Sol düşünce uzun erimlidir.
Yarına ilişkindir.
Yarına, yarının yarınına.
Hemen aynı gün buluşmaz yaşamla.
O nedenledir "başarısız" sayılması.
Oysa, emek için, özgürlük için, halk için, hak için çekilen emekler boşa
gitmez.
Yaşama atılan birer imza olur, ham toprağa vurulan bir kazma.
"İyilik yap suya at." diyen de halkın özü değil midir?
* * *
Abidin Dino'ya, "Oh, çok şükür, çok şükür, bugünü de gördüm, ölsem gam yemem
gayrının resmini yapabilir misin üstat." diyen Nazım Hikmet, "O günü" yani
"devrimi" göremeden gitti.
Uğur Mumcu da, "NATO ülkelerindeki kadar özgürlük istiyoruz." diye iktidara
sesleniyordu.
Bugün "istemediğin" kadar, özgürlük var Türkiye'de.
AB ülkelerindekinden de çok.
Ama, Uğur Mumcu yok...
Belki koşullar bildiğini okudu, belki de solcuların yararı dokundu.
"Gerekircilik" kuramı, "geçmişte ne olmuşsa öyle olması gerektiği için
olmuştur diyor. İradeyi hiç sayar. Tarihin akışına etki edilemeyeceğine
inanır.
Buna bakılırsa, Türkiye'nin insan hakları bakımından ulaştığı bugünkü
aşamada, işkence gören, hapislerde çürüyen, işinden, ekmeğinden olan
solcuların emeklerinin hiçbir etkisi, katkısı yoktur.
Boşuna uğraşmışlar, didinmişler demek ki.
* * *
Peki dünün tutucuları, gerçekten mi yoksa yalancıktan mı, bugün,
"senden-benden" demokrat, senden-benden özgürlükçü?
Eğer gerçekse, demek ki evrensel değerler Türkiye'de herkesin kanına
karışmış, içselleşmiş.
Buna sevinilmez de ne yapılır.
Demek ki boşa gitmemiş emekler.
Öyleyse solcular "işsiz" kaldı!
Hayır, adı ne olursa olsun ömür biter sol bitmez; sağ da bitmez.
Tarih böyle yazıyor çünkü,
* * *
Biz de şunu yazmışız bir zamanlar: Ankara'da bugün akşam
oluyor/Apartmanların çatılarının kırmızılığından anlıyorum/ Uzaklardan gelen
seste "Yeni bir sevgili buldum, seni unutacağım." diyor sanatçı/Ne
sevgilisi/ Ne unutması/Hepsi yalan/ Muammer Aksoy'u gömdüler bugün/ Bu da mı
yalan.
. . .
31 Ocak 1990 günü öldürülen Muammer Aksoy'un cenazesinde, en önde
fotoğrafını taşıyan Uğur Mumcu, üç yıl sonra 24 Ocak 1993'te de
öldürülmüştü.
Bir başka ocak günü olan bugün de, Aydın Güven Gürkan gömülüyor.
Işığı sonsuz olsun.
Uğurlar olsun, Uğurlar olsun.
Ocak 2006

selahattinsarioglu@msn.com