SANAT DİYARBAKIR’DAN GELDİ

 

                                                                         Terazi/Av. Selahattin Sarıoğlu

 

 

 

 

SANAT DİYARBAKIR’DAN GELDİ

 

Nazım Hikmet’in “Otobiyografi” adlı şiirinde yer alan “951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdük ölümün üstüne” dizesindeki “genç” olan ve Nazım’ı motorla kaçıran kızkardeşinin nişanlısı Refik Erduran’ın “Cengiz Hanın Bisikleti” adlı bir oyunu vardır.

Bu oyunla İstanbul’dan Trabzon’a gelen ekip, sahilde çay içip denizi seyrederken, çevredekilerle de konuşuyorlarmış.

Ordan biri:

-Neyle geldiniz? diye sorunca, yönetmen:

-Cengiz Hanın Bisikletiyle demiş. Yanıta sinirlenen edam:

-Dalga geçme da! demiş.

* * * 

24 Ocak akşamı Sabancı’da Diyarbakır Devlet Tiyatrosu vardı.

“Asiye Nasıl Kurtulur”la  gelmişlerdi.

Sağolsun, Sabancı’nın tiyatro dostu Üstün Özdemir’in bildirimiyle kaçırmıyoruz böylesi şölenleri.

Çok ünlü bir oyun.

Kimilerine göre Türk tiyatrosunun dönüm noktası.

1970’de, 38’de doğup, 72-74’de gizli örgüt kurmaktan iki yıl iki ay yattıktan sonra 84’te genç yaşta Amsterdam’da, Ülkeden göçtüğü gibi dünyadan da göçen Vasıf Öngören yazmış.

71’de, Dostlar Tiyatrosu oynamış, Zeliha Berksoy yılın en iyi kadın oyuncusu, Genco Erkal, en iyi yönetmeni seçilmiş.

87’de Atıf Yılmaz filmini çekmiş, Müjde Ar, Hümeyra oynamış, Hümeyra en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü almış Antalya’da.

Malatya’da, ikinci başrol olan Asiye’nin annesini oynayan Lale Ertiş Gençtürk’ten, iki yıl kadar önce Baroda bir bölüm avukatla diksiyon kursu almıştık.

Kursta işine kaptırdığı gibi kendini, oyunda da rolüne kaptırmıştı.

* * *

Genç kadın, düştüğü kötü yoldan kendini kurtaramamıştı ki “okullu” Asiye’sini de kurtarsın.

Yaşadıkları yazgıları oldu ikisinin de.

Yaşam bildiğini okudu, alınlarına yazgı dokudu…

* * *

Oyunda, Asiyelerin başına gelenler  “bozuk düzen” e bağlanyordu; ancak sonradan görüldü ki özlem duyulan düzenlerde de Nataşalar türemiş.

* * *

Vali Bey eşiyle oyuna gelmişti.

Ayakta alkışladığı oyuncuları çiçek verip kutlarken, Malatya’ya sanat çıngısı attı.

Şeker Camisinin ve Malatya’nın Şeker Hocası da eşiyle oradaydı.

Er TV’de Genel Yönetmen Mikail Pelit’e, “Malatya’ya Devlet Tiyatrosu getireceğiz” diyeceğine “Devlet Konservatuarı getireceğiz.” diyen Başkan Akın yoktu.

* * *

Biz salonda kazaklarımızla, kimilerimiz palto ve mantolarımızla üşürken, soğuğa aldırmadan kolsuz, bir dal elbiseleriyle sanatı sahnede doruğuna taşıyan DDT’yi kayısı çiçekleri aklığında kutluyorum.

* * *

98’de, Yorum’da, “Diyarbakır Devlet Tiyatrosuna teşekkür, Malatya Devlet Tiyatrosuna özlem.”   diyerek bitirmiştim yazımı, yine öyle bitiriyorum.

Malatya Gerçek-2006


selahattinsarioglu@msn.com


"KİM BU ABİLER ABLALAR"

KİM BU “ABİLER ABLALAR” ?*...
 
 
 
 
Terazi/Av.Selahattin Sarıoğlu- 2016 Gerçek
 
 
 
Bu halk okula çok önem verir.
Eğitime-öğretime çok önem verir.
Evladına,“Yatağımı satar yine okuturum.” diyen odur.
 “Allah’tan aşağı amanatı sana müdür bey.”  diyerek yatılı okula, “Eti senin kemiği benim.” diyerek öğretmene teslim eden odur.
“Öğretmenin vurduğu yerden gül biter.” sözünü başka bir halk söylememiş ki…
Bu gün de, az-çok olanağı olan, kan alınacak damarı olan herkes okul üstüne dershane,dahası özel öğretmen öğretimi yaptırmıyor mu çocuğuna?
Eskiden “iddialı” olanlar gidiyordu yalnızca dershaneye, şimdi bir derslikte ne değin öğrenci varsa hepsi gidiyor.
Ana-babalar, çocuklarının çapını-oylumunu bilmeden, en azından kendine düşen görevini yapmış olmak, çocuğuna bahane bırakmamak için de olsa bir dershaneye gönderiyor.
Niye?
“Adam” olsun diye. Ekmek, etiket sahibi olsun diye.
Halkımızın bu duyarlığına, bu sayrılığına “merhem” olmak savıylabir de “abiler-ablalar” ortada dolaşıyor.
Dershaneler tecimsel kuruluşlar, doğallıkla bunların derdi, ereği para kazanmak; peki “ağabeylerin-ablaların” ereği ne?
Ne yapıyor bunlar?
Dershanelerden, okullarından başarılı öğrencileri “devşirerek” özel evlere götürüyorlar.
Orada “özel ders” veriyorlar…
Çocuklarının “sınav kazanmasından” başka bir şey düşünmeyen analar babalar ikircikli olsalar da çekinceli olsalar da ses çıkarmıyorlar bu “eve gidişlere”.
Çocuklarına özel dersler verilecek, eksikleri giderilecek bu evlerde, para pul da istenmiyor kendilerinden, hem “ders” verenler de hep “ağzı dualı”, namazında, niyazında kişiler.
Çocuklar, bilmedikleri evlerde, bilmedikleri apartman katlarında tanımadıkları abilerle, ablalarla birlikte “ders” yapıyorlar, iftar açıyorlar, yemek yiyorlar, namaz kılıyorlar, “sohbet ediyorlar”, uyuyorlar.
“Ne var bunda?” diyene acırım!
“Ne var bunda?” yanıtını verenin umarsızlığına, acizliğine, aymazlığına yanarım!
“Benim evladım böyle sınav kazanacaksa hiç kazanmasın.” derim.
Bu sözlerim analara, babalara.
Gelelim Devlet’e...
Herkesin bildiği gibi Türkiye’de eğitim-öğretim Devlet’in denetim ve gözetimindedir.
“Eğitim ve Öğretim Birliği” Yasasından beri böyle. Neredeyse tüm dünyada da böyle.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 17.maddesinde bu husus hüküm altına alınmıştır:Resmî, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili faaliyetleri, Millî Eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Millî Eğitim Bakanlığının denetimine tabidir.”
56. maddesinde göre de  “Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre Devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden Millî Eğitim Bakanlığı sorumludur.
57. madde de “bu kanun hükümlerine aykırı hiç bir eğitim faaliyetinde bulunulamaz.” denilmektedir.
Demek ki “ağabeylerin-ablaların” kendi “yöntemleriyle” yaptıkları “eğitim-öğretim iyilikleri” yasaya da aykırı.
 
*Bu yazı yavrusuna sınav kazandırmak derdindeki ana-babalara ve Devletimize adanmıştır. SS
 
selahattinsarioglu@msn.com
 

CADDEYE TAŞAN CANLI HAVALAR

Terazi/ Av. Selahattin Sarıoğlu

 

CADDEYE TAŞAN CANLI HAVALAR

                                                                                     Malatya Gerçek

Malatya, ana caddelerinde kimi binalardan dışarıya, geceleri, şarkı-türkü, sarhoş havaları yayılan bir kent olarak ün yapacak bu gidişle.

Atatürk Caddesinden, Fuzuliden, M. Egemenlikten… gece geçen “ağır işitenler” bile duymuştur açık pencerelerden taşan “canlı” havaları, şıkıdım havalarını.

Hele, eşinle, çoluk-çocuğunla geçiyorsan oradan, hemen yanından  gümbür gümbür vurur meyhane havası, daha bir rahatsız olursun, utanırsın.

 “Bırakın çalıp söylesinler, bırakın eğlensinler.” diyen çıkmaz herhalde.

Çünkü, bu yakınma, “eğlenme hakkına” değil, olağandışılığın giderek olağanlaşmasına, ses kirliliğine seyirci kalınmasına bir karşı duruş.

Her hakkın bir kullanım sınırı var elbette.

Özel yaşamlara, örneğin aile yaşamına ancak buyurgan devletlerde karışılır; demokratik devletlerde “özel” durum dışarıya taşar da bireysel-toplumsal yaşama yönelirse eğer kamu gücü yani devlet harekete geçer.

Bunlarınki, yani ses yayılan içkili lokanta ve kafe sahiplerinin yaptığı para kazanma uğruna diğer insanları hiçe saymaktan başka bir şey değil.

* * *

Geçenlerde, tam da gümbür gümbür ses taşarken bir içkili lokantanın açık camından, tam da o lokantanın önünde bir polis otosu gördüm gecenin saat onunda.

Bir bankanın ATM’sinden para çekmek için duraklamıştı komiser bey.

Yaklaştım kendimi tanıttım, durumu gösterdim.

“Gösterdim.” diyorum çünkü ses adeta elle tutulur gibiydi.

“Çok çok haklı olduğumu, 155’e böyle şikayetlerin geldiğini, görevin Belediye’ye ait olduğunu, onların da geceleri görev yapacak ekiplerinin bulunmaması nedeniyle denetim yapamadıklarını söylediklerini” duyduğunu söyledi.

İlgili kanunlardan Belediye Kanunu’nun 15. maddesinin (l) bendi, Eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve denetlemek görevinin belediyeye ait olduğunu bildirir.

Polis Vazife ve Selahiyeti Kanunun 7. maddesi, “Otel, gazino, kahve, işçi yerleri, bar, tiyatro, sinema, hamam ve umuma mahsus eğlence yerlerinin açılması en büyük mülki amirin iznine bağlıdır.” derken, aynı Yasanın 8/f maddesi de “Yürürlükte bulunan hükümlere aykırı olarak işletilen veya konulan yasaklara uymayan, açılması izne bağlı yerler polis tarafından kapatılır.”  demektedir.

İki organa da düşen görev ve sorumluluklar var.

* * *

Bir düşünür, “Hukuk kuralları örümcek ağına benzer; zayıflar takılır, kuvvetliler delip geçer.” demişken, İsmet İnönü de, “Bir memlekette namuslular da en az namussuzlar kadar cesaretli değillerse o namussuzlar namussuzluklarını sürdürürler” demiş.

Biz hukukun her yerde gece gündüz, yaz kış ışıldamasını istiyoruz.

 

ECEVİT ECEVİT

 ECEVİT ECEVİT…

                                                                             2006   Malatya Gerçek
Bir fotoğrafım var, elimde Milliyet Gazetesi.

Arka sayfayı okuyorum. Spor arkada.

Manşet okunabiliyor ön yüzden:Ecevit: Düzlüğe çıkma olanağı belirdi.

Yıl 73. Seçim yeni bitmiş. CHP-MSP ortaklığı kurulmaya çalışılıyor.

Pazarlıklar, tıkanmalar.

İki partinin genel sekreterleri, Deniz Baykal, Oğuzhan Asiltürk adları parlıyor.

Onlar işi pişiriyorlar çünkü.

* * *

74, Ecevit Kıbrıs’ta.

Türk Barış Kuvvetleri Kıbrıs’ta…

Urfa’ya paşa geliyor, Ada’ya barış, Yunanistan’a da demokrasi; Cunta giz olup uçuyor Aristo’nun ülkesinden…

Ada’daki barış, Atina’daki demokrasi o.

* * *

76, TRT televizyonu akşam haberlerini veriyor: Ecevit’e Amerika’da suikast girişimi. Kürsüde konuşan Ecevit’e ateş etmek isteyen Rum gencinin tabancası patlamadı…

Benimle birlikte çay bahçesinde haberleri izleyenlerin içinden biri, bir Türk genci hayıflanıyor:Patlamayan tabancayı niye taşıyorsun lan!

Habere terliyor, gence buz kesiliyorum.

Siyasal karşıtlığın bu kadarına da doğrusu pes. (Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes N. Hilmet)

* * *

80 gelmiş Ülkemin gökyüzüne; sıkıyönetim dolu gibi yağıyor ocakların üstüne.

Koca koca siyasetçiler fişi çekilmiş dolaplar gibi.

Bir Adam var “Arayış”ta.

Sisten, dumandan Ülkesine yor arıyor.

Yanında bir Eşi var kahramanlar kahramanı.

Birlikte yürüyorlar üstüne Geleceğin.

Bir “Parti” büyütüyorlar Türkiyelerine, Amerika alıyor.

El ele, baş başa kalıyorlar.

* * *

Danıştay cenazesinden dönüyor, sanki bilerek seke seke yürüyor.

Bir yurttaşı omzundan öpüyor.

O, perişan, telaş içinde; duymuyor.

* * *

Haber yayılıyor:Ecevit beyin kanaması geçirdi. Durumu ciddi.

Ciddi adamın sağlık durumu da ciddi.

Kitabın sonuna mı geldik ne.

DSP İl Başkanı arkadaşım İbrahim Demirhan’ı arıyorum, “Geçmiş olsun.” diyorum. “Çok naziksiniz.” diyor.

Nezaketi bile öğrenemediysek Ecevit’ten, neyi öğrendik diyorum kendi kendime.

* * *

Şimdi GATA’da.

Ne oğlu var yanında, ne kardeşi, ne yeğeni.

Sanki kimsesiz.

Ama kahramanlar kahramanı eşi orada.

Maden işçileri orada.

Kıbrıs orada.

Devlet orada.

Halk duası orada.

Umut, sevgi, dürüstlük, bereketli Anadolu topraklarında. 

selahattinsarioglu@msn.com

ERMİŞLİ YOLLARI DAR...


 

ERMİŞLİ YOLLARI DAR…


                                                                     Tarih: 14 Temmuz 2006 Cuma Selahattin Sarıoğlu Gerçek


“Olancası bir tutam can(ımzı)/Gadasına belasına sunduğum(uz)” , “Toprağına taşına (…) /…karakışına” vurulduğumuz, şu ekinler ekini, türküler türküsü, ülkeler ülkesi Türkiye, baştan başa gönül bağımız, baştan aşağı gönül bahçemiz.

Kuruçay köprüsünden geçip, öte yana, su değmemiş toprak, biçer eseri hozan boylarından Arguvan’a yönelirken bu duygular açıyor içimde.

İlkokuldayım, Hayat Bilgisinin, Türkçe’nin içindeydim, köy resimlerinde yürüyorum sanki. Kitaplar doğurmuş bizi, bahçe bağ yoğurmuş.

Kitaplar değin aziz, doğa gibi temiz kalbimiz.

“Pınar gibi dupduru ha / Öylesine bir sevda / Nasıl istemişse doğa”(S.S.)

 

* * *

Topraklara su değmemiş ama bin metre ötede baraj suları parlıyor.

Borular niye döşenmemiş, niye Çukurova edilmemiş buralar diyorum.

Şotik Barajını bekliyor toprak diyor arkadaşım.

Yönümüz Arguvan, durağımız ERMİŞLİ.

Ermişli Dördüncü İmam Cafer Şenlikleri.

* * * 

İmam Cafer, Emevi’nin battığı, Abbasi’nin çıktığı sıralarda, (699-765) Medine’de yaşamış, Müslümanları, inanç, ahlak, ahkam yönünden uyarmış, onbeş eser yazmış, Emevi’nin haksızlıklarına karşı durmuş,  gücüyle Abbasi’yi ürkütmüş ve sonunda Medine’de Sultan Mansur tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.

Ermişli ile İmam Cafer ilgisi buradaki türbenin O’na adanmış olması.

Altıncı İmamın Evlatlarına verdiği oniki öğütten altıncısı politikacılar için çok önemli:Halka kuyu kazanlar, her zaman kazdıkları kuyuya düşerler. Böylece layık oldukları cezayı kendi elleri ile kendilerine vermiş olurlar.

* * *

Arguvan’ı sıyırıp, sağa Karahöyük, Ermişli yoluna sapıyoruz. Onbeş kilometre kadar yolumuz var.

Yol asfalt, yol inişli-çıkışlı ve keskin dönüşlü. Araba zor gücün sığıyor. Tel araba sürüdüğüm yolları anımsıyorum.

Eski, kerpiç evli Karahöyük köyünü geçiyoruz. Arkadaşımın eşi diyor ki “Karahöyük’lülerin gençleri Ermişliler gibi köylerine bakmıyorlar. İnsan gelir baba ocağını yaptırır, yaşatır.”

* * *

Tam da lokma dağıtımı sırasında varıyoruz.

Şenlik eşittir canlılık. Ortalık insan kaynıyor. Arabalar dizi dizi. Ama çocuk neredeyse hiç yok. Kızlı erkekli gençler, yetişkinler lokmalarını almışlar bir kenarda yiyorlar. Kapalı yerler yapılmış, plastik sandalyeler, masalar var.

Plastik, derin kabı, kaşığı aldım torbadan, sıraya girdim. Kazandan buhar tütüyor. Adam aldı mı eline kabı doldurup veriyor.

Lokma dediğimiz yoğun etli bulgur pilavı. Biraz yağlı olması dışında çok lezzetli. Çocuklarımla bitiriyoruz. Doymasan yine alabilirisin, bol.

Tam kırk koç kesilmiş, onyedi kazan kaynamış.

Her yan, Atatürk, Hz. Ali posterleri ve  Bayraklarla süslü.

Ortam seni mutluluktan uçuruyor.

Genci yaşlısı, yeni, eski giyimlisi türbeye giriyor, dua ediyor, içerdeki mezarları öpüyor, yüz sürüyor.

Ben de bir Fatiha armağan ettim aziz ruhlarına.

Bir orta yaşlı bayan: “Uy kurban olam ben size, uy kurban olam ben size, siz birbirinize yoldaşsınız, siz birbirinize yoldaşsınız.” sözlerini yineleyerek saygı ve coşku ile mezarları dolanıyor, tek tek öpüyor.

* * *

Köyü yol boyu gezdik.

Bir çok tanıdık-arkadaşla karşılaşıyoruz, hal hatır ediyoruz.

Soğuk sulu, yalaklı pınarlar, tertemiz avlusu dut, iğde gölgeli evler.

Abbas Yücel amcayla konuşuyorum. Büyük bir dutun dibinde oturuyor. Kaç haneli bu köy diyorum. Kaç haneli olacak, evler bomboş, kendi evlerini gösteriyor-koca evde iki ihtiyar oturuyoruz diyor.

Konser yerine geliyoruz. Okulun bahçesi. Sandalyeler dizilmiş. Yolun üstündeki evlerde oturanlar ağaçların dibine akşamki konser için düzen kuruyorlar, hazırlanıyorlar.

Ermişli İlkokulu kapatılmış. Taşımalıya geçilmiş.

Okul kapanmış ama, kapılar açık, sıralar yerlerinde, kimin üst üste tozlu kırık kırık, duvarda Bayrak, Atatürk, İstiklal Marşı sökük, tarih şeridi, yaz köşesi, kış köşesi, sıranın üstünde iç organları görülen plastik adam, yerdeki yangın kum tenekeleri, kancaları, yırtık kitaplar, kapısında öğretmenler odası yazan küçücük oda…

Demek ki bu köyde öğretmen yok…

* * *

Ülkemizin insanı deli eden güzelliklerine, ormanlar kadar, pınarlar kadar, türküler kadar güzel insanlarına, engin ovalar büyüklüğünde, kaysı çiçekleri aklığındaki duygularla yeniden, yeniden dolarak ve Şenlik emekdaşlarını yürekten kutlayarak Ermişli’den ayrılıyoruz. 

 

selahattinsarioglu@msn.com

 


FIKRA GİBİ ÖDÜL OLAYI


 
Av.Selahattin Sarıoğlu ,


Terazi
FIKRA GİBİ ÖDÜL OLAYI
       
                                                                                                   Mart 2006-Gerçek Gazetesi

"Yaradana gurban, yaradana yaradana." Burhan Çaçan böyle söylüyordu.
"Yaradan heyran yaradana yaradana".
Bir de bizim burada çok söylenen "Seni verene gurban." sözü var ki o da aynı
anlamda:
Sevilene söylenen, Allah'a yoğun teşekkür içeren bir söz.
Geçenlerde Sabancı'da bir "Ödül Töreni" vardı.
Dört kişiye ödül verildi.
Ama burada "Verene gurban." sözü söylenmez.
Çünkü ödülü veren bir insandır.
Veya bir tüzel kişidir.
Sabancı'da ödül veren Beşer Eğitim Kurumlarından Rahime Batu Koleji.
Ödül nedir bilmeyen yok ama yinede bir TDK sözlüğüne bakalım.
Ne diyor:Bir başarı karşılığında verilen armağan, mükafat.
Ödül almak neymiş, ona da bakalım:Herhangi bir başarı karşısında armağana
layık görülmek.
Ödül vermek de ödüllendirmek demek tabii.
Neyin nesi(neinnesi) bu ödüller?
Söyleyeyim.
Malatya'da Yılın Başarılı Sporcuları Ödülleri.
Şimdi hemen düşünmeye başladınız, kimlermiş Malatya'da yılın başarılı
sporcuları diye.
Düşünüyorsunuz, düşünüyorsunuz aklınıza bir şey gelmiyor.
Neyse uzatmadan ben söyleyeyim:
Yılın Futbol Adamı: Hikmet Tanrıverdiii.
Yılın Teknik Direktörü:Ziya Doğannnn,
Yılın Futbolcusu:Mert Korkmazzz, Bilal Kısaaaa.
Maçlarda Malatyaspor futbolcularının kadrosu sayılırken, gol atan
oyuncumuzun adı ses büyütücüden verilirken, böyle söylenir. Örneğin Kısaaaaa
diye bağrılır, taraftar adını tamamlar:Bilallllll
Ben de ödül alan başarılı kişilerin adlarını statsal olsun diye öyle yazdım.
(Aslında burada "başarılı" sözcüğüne gerek yoktu çünkü ödül zaten başarılı
kişilere verilir.)
Tören de öyle basit bir tören değil hani.
Ödül koyanlara, ödül alanlara bakılırsa katılacakları anlamak zor değil.
Vali, Emn. Md. M. Eğ. Md., Malatyaspor yöneticileri, işadamları. Ve elbette
ki medyaaaa.
* * *
Medyanın adını niye öyle vurguladım, içerliyim de ondan.
Çünkü Malatya medyası, Malatya futbol yorumcuları Malatyasporla ilgili
olarak hep alttan aldı. Hep yuvarlak konuştu. Yapıcı olalım diye hep övücü
oldu.
Eleştiri kötü bir şey değil ki. Yıkıcılık değil ki..
Dost acı söyler sözü ne demek.
* * *
Dönelim ödüle.
Dünyanın neresinde başarısızlara ödül verilir?
Ligin en alttan ikinci takımının başkanına yılın futbol adamı, teknik
direktörüne yılın teknik direktörü, kaptanına yılın futbolcusu ödülü vermek
dalga geçmek değil de nedir?
Kimle dalga geçmek? Malatya'yla tabii.
Gerisine karışmam.
Beni ilgilendirmez.
* * *
Malatya'da ilginç eylem ve işlemlere imza konuldu bir yıldır.
Genel gündemin başlarında oldu birkaç kez.
İşte, ishal, kuş, çocuk vd.
Valla bu ödül işi de ulusal basına yansısaydı eğer bir kez daha zor durumda
kalabilirdik Ülke karşısında.
Belki atlandı. Belki ileride Milleti güldürmek için konu olacak,
anlatılacak.
Çünkü fıkra gibi gerçekten.
selahattinsarioglu@msn.com

KABUĞUN DEĞİL GÖVDENİN RUHU YÖNETSİN

 

KABUK DEĞİL GÖVDE YÖNETSİN…

                                                                                      TEMMUZ 2005 terazi/av.selahattin saıoğlu


Malatya CHP’de çok zamandır, ben diyeyim üç ay, sen de üç senedir bir komedi yaşanıyor.

Lafın gelişi komedi dedim; başka adlar da konabilir:

Dram, trajedi, yüze başka arkadan başka tutum, benim adamım senin adamın kavgası, yüksek değerleri küçük hesaplara kılıf etme, herkesi kendisi gibi hileci görme, gizli örgüt gibi çalışma, yeniden yapılanma adıyla intikam hareketi, çete savaşları…

* * *

Siyasal partiler, o ülke insanının ülkesini yönetmek için aşağı yukarı ortak görüşler çevresinde bir araya geldiği, örgütlendiği, çalışmalar yaptığı, bu çalışmalarını ülkeye yayarak oydaş edindiği kuruluşlar değil mi?

Evet.

Devletin denetimi var mı buralarda?

Var ama çok az.

Seni sana emanet etmiş yani.

* * *

Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası çerçeveyi çizmiş, gerisini partilerin tüzüklerine bırakmış.

Partiler, bu tüzüklerle, kendi kendilerini nasıl yöneteceklerinin haritasını çizerler.

Hak-hukuk, tüzük-müzük hak getire.

Karışan yok eden yok.

Sen sana pişir sen sana ye…

* * *

Bir de yıllardır söylenegelen, “Az olsun benim olsun.” lafı var  CHP’de.

Bir türlü eskimedi.

Neden?

Hala halktan kopmuş kişiler yönetiyor bu partiyi de ondan.

Nasıl kopmuş?

Düşünce olarak, duygu olarak,  ülkü olarak, dış görünüş olarak, davranış biçimi, yaşam biçimi  olarak…

İşin daha da kötüsü “Siz gidin biz gelelim.” diyenler de aynı.

Onlar da halktan kopmuş, onlar da halka yabancı.

Kimsenin kimseye dili yok.

Tencere dibin kara, seninki benden kara..

* * *

Bizim bildiğimiz, sol düşünen insan, varıyla, yokuyla, halkı, ulusu, ülkesi için çalışır.

Yaşamının her alanında, gezdiği yerde, oturduğu yerde ülkesi, halkı için çare arar, tepki koyar, tutum takınır, eleştirir, önerir.

Halk da kadir bilir olduğu için, onu taltif eder;  bir yerlere getirir.

İşte CHP’yi Türkiye’de de, Malatya’da da halka yabancılaşmış kişiler yönettiği için ve yönetmek istediği için ünlü “Az olsun benim olsun.” sözü de bir türlü bayatlamıyor.

* * *

Kabuğun değil de gövdenin duygu ve düşünceleri partiye egemen olduğunda, CHP Malatya’da da, Türkiye’de de birinci olacaktır.

Kabuğun gücü bu kadar olur.

* * *

Arguvan türküleri gibi duru ve dürüst CHP yönetimleri dileyerek...  2005 GERÇEK

 selahattinsarioglu@msn.com

KALBİM KIRIK GEÇMİŞE

KALBİM KIRIK GEÇMİŞE…
                                                              Selahattin Sarıoğlu  6 Aralık 2004/ GERÇEK


Bir öğretmen arkadaşım(!) anlatıyor, dinliyorum, düşünüyorum; kalbim kırık geçmişe..
“Oniki Eylül günleri…
Hani Aşık İhsani diyordu ya, ‘Demem şu ki sevgilim, bana öyle bir zor geldi ki bin dokuz yüz yetmiş bir Mart, Nisan, mayıs ve sonrası…’
Ülkemin Oniki Mart’ından da zor günleri.
Rize İmam hatip Lisesi’nde tarih öğretmenliğinin en iyisini yapma uğraşındayım. (En katı bilgileri bile sevgiye batırıyorum, sunuyorum..)
Sınıfımın penceresinden bakıyorum: Camın hemen önünde çaylıklar, mandalina, portakal bahçeleri kımıldıyor yemyeşil; biraz ötede Karadeniz bir iniyor, bir kalkıyor masmavi. (Rize’de geçiriyorum günlerimi/ Bir yanım yeşil/ Bir yanım mavi/ Rize’de uğurluyorum gençliğimi/ Her yanım ıslak/ Gözlerim kupkuru. ss)
***
Sınıfımın kapısı vurulmadan açılıyor.
Müdür başyardımcısı:
-Hocam gelir misin!
Kapıya yöneliyorum.
-Çantanızı da alın hocam, çantanızı da.
Gidiş iyi değili
Gidiş gelişsiz gibi.
Çıkıyorum, kapıda iki sivil!
Müdürün odasına gidiyoruz.
İçeride başka siviller de var.
-Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan hakkınızda yakalama emri var, diyorlar.
-Öyle mi.. diyorum.
Aşağıya iniyoruz, merdivenin önünde Beyaz Reno bekliyor.
Arkaya biniyorum, iki yanıma iki sivil, öne iki sivil biniyor.
Merdiven önünde bir kaç öğrenci bakıyor, merdiven üzerinde birkaç öğretmen bakıyor.
Dış kapıyı nöbetçi öğrenci açıyor.
Bir öğretmen daha götürülüyor Yurdumun bir okulundan.
-Sen, diyorlar Hamido’yu öldürmüşsün.
Gülümsüyorum.
Bekar evimize gidiyoruz.
Beyaz Reno evin önünde duruyor, iniyoruz.
Bazı kadınlar, çocuklar bakıyorlar, yoldan, pencereden.
Hoca’nın durumundaki kötülük hissedilmiyor, görülüyor.
İçeriye giriyoruz.
Çok kibarlar.
-Hocam senin odanı göster, yalnızca orayı arayacağız.
Valizi, çekmeceleri arıyorlar.
Biri kitapları gösteriyor:
-Bunlar ne?
-Dünya klasikleri, diyorum.
-Dünya klasikleri senin neyine lazım, diyor.
Milliyetçiliği tutuyor da, yerli malı oku demek mi istiyor; yoksa halime acıyarak bu işler başına bunlar yüzünden geliyor demek mi istiyor…
Nişanlımdan gelen mektupları orasından burasından okuyorlar, fotoğraflar bakıyorlar…
Bazı fotoğrafları, kağıtları aldıktan sonra,
-Hadi gidiyoruz, diyorlar.
Biri sesleniyor:
-Eşofman gibi bir şeyin varsa al, bizimle kalacaksın, diyor.
Sağolsun yine de beni düşünüyor.
* **
Beyaz Reno’ya biniyoruz, iki yanımda iki sivil.
Gidiyoruz.”

MALATYA İKİNCİ LİGE DÜŞTÜ BİLE…

Selahattin Sarıoğlu /Terazi

MALATYA İKİNCİ LİGE DÜŞTÜ BİLE…

Malatyaspor uğraşadursun, Malatya ikinci lige düştü bile.
Gözünüz aydın!
* * *
Bir alçaktan, kurşun geldi, Kartallar’ın yavrusunu uçurdu bu dünyadan.
Türkiye yandı, tutuştu acısına, Malatya kavruldu.
Malatya, Begüm’üyle Türkiye’nin yüreğine oturdu.
Onca zaman geçti, onca ay geçti katilden bir haber yok.
Millet, savcısından, polisinden, jandarmasından daha nitelikli bir uğraş bekliyor.
Millet katilin bulunmasını istiyor.
Bulunsa, acılar azcık dinecek, Devlet’e güven gelecek.
Malatya’nın yüzü de aklanacak.
Ama hani, nerde?
* * *
Çocuk Yuvasının Nazi kampı görüntüleri yapıştı televizyonlara, gazete, internet sayfalarına.
Malatya sabileriyle bu kez yürekleri burdu.
Kameraların saptadığı kirlenmenin yalnızca bir görüntüsüydü.
Kamu katlarına gizli kamera konsa daha binlercesi aralanır.
Gizli-açık kameradan vazgeçtik, yayın, mahkemece tümden yasaklandı!
Bir kez daha kahroldum, hukuk adına, basın özgürlüğü adına, AB adına, Türkiye, Malatya adına.
İtiraz ettim.
Mahkemeler ayrı yorumlarla ayrı yargılara ulaşabilirler; üst mahkeme -neredeyse tamamen- yayın yasağını kaldırdı.
* * *
Bir “alt geçit” işi çıkardı Başkan trafik sorunu çözeyim diye.
Malatya’ya yaşam veren İnönü Caddesini iki yerden boğumladı.
Malatyalı, kendi evinde boya-badana yapılıyormuş gibi etkilendi, bu işten, seferber oldu.
Ekskavatörlerin güçlü, hoyrat kepçeleri eşerken yeri, kırıp döktü de elbette.
İçme suyumuza pis su karıştı belki böylece.
İçme suyumuza başka yollarla da pis su karıştı belki.
Malatya yatağa düştü, hastaneye düştü.
Kırk bin kutu ishal ilacı satıldığına göre en az yüz bin kişi hastalandı.
Sağlık Müdürünün iki yavrusu, Başkan’nın sevgili eşi de nasbini aldı bu sayrılıktan.
Bu kez ishal savurdu Malatya’yı Türkiye’nin içine.
Televizyonlar, gazeteler, sanal sayfalar yazdı döktü.
Heyetler yine Malatya yollarına düştü.
Televizyon kuşları yine ekranlara üşüştü.
İncelemeler!
Açıklamalar, açıklamalar…
* * *
Sisten ertelenen maçtan çıkarken, bir polis memuru, yanındakine:
“Malatya yine Türkiye’nin gündeminde.” diyordu.
Doğru.
Ama, sislerle gündeme gelmek önemli değil, pislerle gelmek kötü.

Malatya Gerçek-Aralık 2005

selahattinsarioglu@msn.com


MALATYASPOR DÜŞMESİN…

Selahattin Sarıoğlu/Terazi

 MALATYASPOR DÜŞMESİN…

 Bir Malatyaspor yazısı yazacağım Malatya futbol otoriteleri kızmasın.

Futbolla ilgim yok değil: Mahalle takımında, lise takımında, baro takımında  oynadım;halı sahada oynuyoruz da. (Atletizm, masa tenisi ve basketbol hakemliğimi de söylemeliyim bu arada.)

Aklım yettiğinden beri de seyirciyim.

Havagücünden Mango’yu, Demirspor’dan Çetin’i, Kaval’ı, Tecde’den Köse’yi, Ohannes’i, Hilal’den Servet’i, Altıgat İsmail’i bilirim.

Sayın Fevzi Yener’in, Valilik kapısı önünde toplanmış, içerdeki Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak’ı beklerken halka “Bağırın, bağırın ki Malatya’yı lige ala.” dediğini, Apak’ın da stadı gezdikten sonra, “Hakemi taşlamazsanız sizi lige alacağım.” dediğini unutmam.

Malatyaspor’un ikinci ligdeki ilk maçında Malatya’da Balıkesirspor’a 3-1 yenildiğini ve  golümüzü penaltıdan Panayot’un attığını da unutmam.

Şimdi kombine biletimle maçlarımızı izliyorum.

Ama ilk yarı bakımından bu sezonki kadar naçar kalmadım.

Takım hastaydı ve ayağa kalkacak gibi de değildi.

Sonradan takımın başına geçen Ziya Doğan’ın bile elinden bir şey gelmiyordu.

Ziya Hoca geldiği sıra Feyyaz Uçar’a hoş olsun diye herhalde“takım iyi çalıştırılmış” dediyse bile, ard arda gelen kötü sonuçlar üzerine arkadaş markadaş dinlemeden tanısını açıkladı: “Takım sezon başı idmanı yememiş.”  Devam etti “Bu idman sonradan yüklenemiyor da.”

Yönetimce sezon başında estirilen havaya göre ise her şey güllük gülistanlıktı.

Bir de “kırkıncı yıl” yaftası yapıştırılmış, böylece kırkıncı yılda şampiyonluk havasına bile sokulmuştu.

Bu havayla millet, ilk maçta İstanbul’da Sivas’tan alınan beraberliğe bile sevinmemişti.

İlk yarı bitti.

Şimdi geldi çattı ikinci yarı: Pazara, Sivas’la oynayacağız.

Günümüz gerçekleriyle galibiyet zafer sayılacak şimdi.

Çünkü iyi transfer yapılamadı.

Sayın Tanrıverdi başkanlığındaki yönetime sonsuz derecede güveniyordu millet: “Devre arasında gerekli transferlerin yapılacağı.”  düşüncesindeydi.

Sahasında üst üste Manisa’ya, Diyarbakır’a, Denizli’ye yenilirken, herkes, ara transfer döneminin beklentisiyle, yönetime güvenini yitirmeden, umutsuzluğa düşmeden hasta yatağındaki takımının başından bir an için  ayrılmadı.

Hiçbir lig sonuncusu takıma nasip olmayacak ölçüde stadı doldurdu.

Seyirci desteği ve Ziya Doğan etmeniyle ve bence sürpriz puanlar da alarak düşme çizgisinin üstünde de tamamladık devreyi.

Hep birlikte kimler alınacak diye bekledik.

Uzun süre ses çıkmadı.

Sonra bir baktık ki üç sezon önce gönderdiğimiz, her biri küme düşmememe mücadelesi veren takımlarda oynamış ve son demlerinde bonservisleri ellerine verilmiş futbolcular üzerinde duruluyor.

Anlaşıldı ki gerçek yansıtılan hava gibi değilmiş; Kulüp parasızmış.

Ve bu oyuncular alındı.

Üç de Çek.

Deneyimlerimle tanıklık edebilirim ki küme düşen takımlar, hep “böyle” oyuncularla takımlarını “takviye” ederler.

Bu nedenle sonumuzu “iyi” görmüyorum.

Cumartesi Kahramanmaraş maçında da gördük ki durum çok vahim.

Takım üç yıl önce gönderilmiş Evren’e teslim edilmiş.

Çekler’in durumu tamamen belirsiz. Uyum süreciyle belki lig bitecek.

Acilen, kalburüstü  birkaç futbolcu alınmalıdır.

Ziya Doğan, acaba neden “Altı oyuncu aldık, dokuz oyuncu gönderdik; yeni transferler takıma zamanında katılmadı, kondisyon eksiklikleri var..” deme gereğini duyuyor.

Kötü bir sonun gerekçesini mi şimdiden koyuyor?

Şimdi bir tek Ziya Doğan’a güveniyorum.

Yoksa, “bu takım yüzde yüz gider” derim.

Ama üst üste birkaç kötü sonuç alır da moral çöküntüsüne girerse eğer, o zaman Ziya Hoca da  kurtaramaz;  Malatya, en büyük, belkide tek eğlencesinden olur.

Yazık olur…

 Malatya Gerçek- 2006

selahattinsarioglu@msn.com